HATIRAT

Üstüme gelme.

Yoluna yürüdüğüm yollar ketum.

Omuzlarımda rütbe verdiğim meleklerden sakladım ismini.

 İyiliği yürüdüğüm patikaları eskittim çoktan.

Bilinmez bir günah gibi kalacaksın,

 eminim.

Üstüme gelme.

Bahsettim senden, birkaç kez.

Gözleri dedim dengi ve rengi yok kimsede.

İnsan boğulduğu suyun rengini bilmez diye ekledim.

 Gülüştüler.

 Ufaldım.

Üstüme gelme.

Hesap makineleriyle ismini yazdım bilmediğim rakamlardan.

Beceremedim.

Bozuldular.

Dersliklerden kovdular.

Üstüme gelme.

Yeni bir dil öğrendim, sondan eklemeli.

Hiçbir iyelik ekinde yan yana gelemedik.

Yine bir dil unuttum.

Üstüme gelme.

Tabelalardaki yönlendirmelerden sıkıldım.

Hiçbir yolun sana çıkmayacağını öğrettin.

 Önce gözleri dedim sonra da sözleri.

İkisi de unutulmayacak gibi değil.

Üstüme gelme.

Lügatımdaki her sözün eşi yalan.

Yarını tükettik, inan.

Rüyalarımda adını sayıklamıyorum, uyan.

Uyanış


Bir düşe daldım 8765,81277 saat önce

Uyanmak,

uyandırılmak istemiyorum.

Seslenmek istesem de

duyulamayacağımın düpedüz farkında olmak vazgeçiriyor beni

Sonra,

hafif buruk içten bir sesle sana bırakıyorum

Ve ardından o tehlikeli cümle geliyor

Ben demiştim.

Sokak Fareleri ve Safriyat

Anlatabilse insan bir ortak bulurdu lakin susmak en büyük zenginliğimiz. Gürültülü kalabalıklar yüksek binalar gibi bu şehirde. Savaşmak ve ölmek, dışında kalanlar üst üste toplanmış. Ama biz. Biz bodrum katlarda kemiklerimizi çürüttük seninle. Nemli karton kutularımız da farelerin meskeni artık. Taşınmamız hayal. Beni tut.

Omurgasız gürültülerinden yaş alıyorum her milisaniyede. Yüzünün sığındığı yerlerde var olman benim tutsaklığım. Çünkü onlar yol gösterdi kibrit kutularından bodrumlara taşınmamızı. Sessizliği almayı unuttuk yanımıza sadece. Ama duvarlar. Onlar ayırmaya yetmiyor hudutları.

Karşıma alabilsem seni önce ellerinden başlardım anlatmaya, boynumda bir küffar gibi duran. Adın ezberlediğim alfabelerin sonundan başlayıp, başıyla bitiyor ki bitmesi tükenmek değil, yeniden var olması. Duraksadıkça debisi artan bir akarsudan başka bir şey değildi varlığın. Fakat suyun yol açması gerek metanetli girişlere. Artık yol yetmiyor yolcu olmaya. Oysa yoldaş kalmak dudaklarına değecek bir yeminden ibaret. Dilin ketum ve sözlerin küçük harfli. Daha dün hiçbir düzenin altına giremeyeceği hiyerarşik bir yapıya telaffuz ettim ismini. Manifestolar yayınlandı adında. Önce sözleri dedim. Sonrasına mahal yok hiçbir çarpık kentleşmede. Ya biz var olmalıyız bu bodrumda ya da farelerimiz. Onlar da beceremiyor bizim gibi çoğul cesaretle yaşamayı. Ama olmalı, oldurmalısın ellerinle, ıssız ve karanlık olan her yeri. Olmayan bodrumlarımızda yeşermeliyiz seninle. Farelerinden dinledim her şeyi. Sadece sesini görmek istiyorum. Kalan her şey ezberimde.

Masumiyet Sınavında Boş Koltuklarım

Masumiyetine inandığım her şeyi tükettim. Atardamarlarımın tıkandığını hissediyorum. Çığlık çığlığa tüm anjiyo ustaları. Susun. Bu benim meselem.

Bir çocuk gülümsüyor uzaktan. Parmak uçlarımda yürüyorum. Kapatın gözlerinizi. Bu benim meselem.

Bildiğim tüm kokuları unuttum. Annem. Burnum kanıyor. Derin bir nefes alın. Evet hepiniz. Bu benim meselem.

Adını saklayamadım dişlerimin arasında. Yüzü suyu hürmetine tüm inandıklarımın, sen unutma adımı.Son halife. Sayıklayın tüm peygamberleri. Evet siz. Tüm inananlar. Bu benim meselem.

10 yaşındayım. Sağ kolum kırık. Hâlâ masumum. Keşke solak olsaydım diyorum. Solak oluyorum. Bildiğim tüm çolakları iyileştiriyorum. Yaşasın alternatif tıp. Bu benim meselem.

Kabuk bağlayan yaram kalmadı hiç. Yürümeyi öğrendim. Sonra koştum. Dünya yuvarlakmış. Başlayamadığım yerdeyim. Lütfen artık durun. Evet siz. Atletler. Bu benim meselem.

Yan komşumuzu ellerimle gömdüm. Akşamın sekizi. Topraktan utandım. Ağlamadım. Lütfen babama dokunmayın. Evet siz. Mezar kazıcıları. Bu benim meselem.

Kol saatlerimi “bekleyenlere” bahşettim. Bileklerim kırılıyor. Bütün meridyenlerde aynıyım. Kanımın akmamasını duyuyorum. Yalvarırım kırın akreple yelkovanlarınızı. Evet siz. Bekleyenler. Bu benim meselem.

Gittiğim şehirleri saymayı bıraktım. Hepsi diğerinin benzeri. Bazılarına deniz koymuşlar. Kalabalık caddeler kusuyorum. Göz göze gelmeye korkuyor.Evet metropoller. Bu benim meselem.

Masumiyetine inandığım her şeyi kaybettim. Bu da sizin meseleniz.

 

Yeminli Vicdan Muhasebecisi

Birazdan sarf edilecek her cümle birer vicdan yanılsamasıdır. İtibar etmeyiniz.

Vicdanım tarafından tehdit edildim. Yetmedi. İşkence ettiler. Sayamadım. Önce pişman oldum. Sonra sustum her şeyi. Dilimi çiğneyip suratlarına tükürdüm. Utandım nefes bile almaktan.

Vicdanım tarafından katledildim. Yıllarca. Görmezden geldim, ses etmedim. Ayaklarım şişene kadar koştum. Ama o hep ensemdeydi. Oturdum, ağladım. Ayaklarıma küstüm. Ellerimle kendimi boğdum. Ölmedim. İlk ben kurtardım beni.

Vicdanım tarafından sömürüldüm. Önce çocukluğum lime lime geçti gözlerimden. Kahroldum. Gözbebeklerim kanadı. Boynum uzadı. Bildiğim tüm günahları yenileriyle değiştirdim.

Vicdanım tarafından hapsedildim. Üzerime dört duvar yığdılar. Durmadılar. Tırnaklarımı kırdılar. Kazıyamadım. Resimler çizdim gözyaşlarımla. Kurudular. Kör oldum.

Vicdanım tarafından nefyedildim. Bilmediğim humuslarda can aldım, can verdim. Bağırdım. Küfürler ettim yeni lisanlarda. Belime taşlar bağladılar. Süründüm.

Vicdanım tarafından zapt edildim. Senelerce aynı bedende. Tiksindim. İnandığım her şeyi kustum. Kulağımdaki sürüngenlerle yaşlandım. Sağır oldum. Annemin sesini unuttum. Annemin sesini unuttum.

Vicdanım tarafından zannedildim. Önce gölge oyunlarında yok oldum. Birer birer. Sonra kıyametler kopardım. Gecekondularda kendimi astım. Ruhsuzluğumu perilere sattım.

Vicdanım tarafından lağvedildim. Bildiğim tüm adalet saraylarını yaktım. İdam sehpalarında çay içtim. Yıkılış oldum.

Vicdanım tarafından affedildim. Her kelimem bir sonrakine hüzün oldu. Mürekkeplere bulandı bileklerim. Dileklerim, sevdiklerim, aynı yolda ezildi çiçeklerim…

Kalitesiz Filozofun İdam Sehpasında Son İsteği: “Bir sigaranız var mı?”

Söndürülmek üzere yere atılmış ve üzerine basma gereği görülmemiş bir izmarit gibi düştüm asfalta. Bu Tanrı tarafından gökyüzünün 7. Katından atılmış ve yere düşene kadar sönmemiş bir izmarit. Tanrı bile üzerine basma gereği görmemişken asfaltın soğuğundan sönmek ne demek anlayabiliyor musun? Kendiliğinden sönmeye başlayan bir hayata sahipsin demek.

Hayatım boyunca rüzgar nereden estiyse oraya savruldum. Her neyse bu tirat uzar bu şekilde.

Film sektörünün her şeyi ajite etmesinden bıkmışım, son saatlerimde anlıyorum.

Bu hastalık.

Biri bulup beni kaldırmalı.

Var etmeli, yok etmeli, semadan bir el uzanmalı.

Böyle ölmemeliyim. Neden ölüyorum ki? Bu kadar anlamsız düşünceye sahip insan varken bu kıymetli düşüncelerin sahibi ben. Neden ölüyorum?

Ah, yine kibirli davrandım. Özür dilerim. Atalarımdan kalan bir miras bu kibir. Bundan kurtulmalıydım. Ama bu zamana kadar tüm rezil duygularımı bastırmaya çalışmıştım. Yok olmamışlar.

Kalitesiz bir filozof olduğum konusundaki söylentileri de sanırım kabul edebiliyorum artık.

Ölürken, kimsenin değer vermediği düşüncelerin sahibi olduğum gerçeği ile yalnız kalmışım da haberim yokmuş.

Burası biraz soğuk olmaya başladı.

Sen üşümüyor musun?

Nemli Bir Günde Canlı Bir Cenaze

Bir cenaze yürüyor güneşin altında. Terlemiş, kokuyor üstelik. Hadi diyorum gömelim seni, yakınlarda bir mezarlık var. Mezarlıklardan korkuyor olacak, bağırmaya, ağlamaya başlıyor.

Kimse görmüyor üstelik.

Gidişini de afili düşünmüş dangalak, son sözü söylememiş, vasiyetini yazmamış, sevgilisini son kez arayıp kıyak bir sevgi cümlesi kuramamış. Öylece can vermiş, hiç hesapta yokken. “Ne olacak şimdi?” diye soruyor. Ben ne bileyim lan! Gömeceğiz işte, neyin davasını güdüyorsun hala. Bir de son sözlerini bana vasiyet etmeye çalışıyor. Ölene kadar kimseden beş kuruşluk bir iyilik istememiş belli. Çekingenliğinden anlaşılıyor. Kabul etmiyorum. Seni insanlardan farklı görüyorum diye sana iyilik etmemi beklemen biraz aptalca.

En fazla iyiliğim şu olur sana.

Son küreği ben atarım toprağına.

Sıvı Sabun

Mekanın kapısının önündeyim, yanımda İsmet var. İsmet de yakışıklı çocuktur, eli yüzü düzgün kalıbı yerinde. Allah’ın özenle yarattığı tiplerden. Neden oraya gittik, nasıl bir anda bu mekanın önünde bulduk kendimizi bilmiyorum, her şey rüya bulanıklığında.

Tamam diyoruz, madem buraya kadar gelmiş bulunduk, içeri girelim. Kapıdaki güvenlik görevini üstlenmiş, cılız çocuk caz yapıyor. Piyanoda ismet, ben saksafon çalıyorum, çocuğun şefliğindeki orkestraya biz de katılıyoruz.

Şarkı hızlanıyor, yumruklar sertleşiyor, çocuğun eli yüzü kızarmış, İsmet’in burnundan hafif kan sızıyor, sızıyor, sıvı sabuna benziyor, kan demeye bin şahit aranıyor. Bir şeyi yok, babadan kalma kaşmir paltonun koluna siliveriyor.

İçeriden çıkan biri orkestrayı bir esle susturuyor, bizi içeri alıyor. Tamam diyor, geçin, içerideki çocuğa hesap gizli diyor. İsmet’te bir gülümseme.

Bir kat çıkıyoruz, yetmiyor çok kalabalık. Bir kat daha, olmaz çok gürültülü. Bir kat daha çıkıyoruz, hah tamam burası iyi.

Midem bulanıyor, ağzımda kan tadı. İsmet oturuyor, ben doğru lavaboya. Orkestra şefi iyi hırpalamış bizi.

Dönüyorum, ismetin oturduğu barla birleşik büyük masaya oturuyorum. Önümüzde iki jack şişesi. Birini ismet yarılamış. Diğer şişeyi de açacak, dur onu ben açayım.

Bir süre sessiz sessiz içiyoruz. Sonra İsmet;

-Yahu her şeye tamamım da, anama sövünce delleniyorum işte.

-İyi de oğlum adam anana sövmedi ki.

-Bir insana küfretmek için ağzından sözlerin çıkması gerekmez. Ben olmasam söverdi.

Harfler Kelimelerimin Günahlarını Gizler

O, nefesini tutarak saklanıyordu, çünkü bir metre bile yoktu saklambaç oynadığı çocukluk arkadaşlarıyla arasında. Bir nefes verse, yahut yanlış bir ses çıkarsa herkes zaten hazır olan herkes bir anda basacaktı kahkahayı. İçlerinden en gaddarının, en hızlısının ebe olduğu oyunda bütün kavramlar kahkahaların çıplaklığıyla ortaya dökülecekti. Mosmor olan yüzünün farkına varamıyordu, çünkü yüzündeki gariplikleri yalnızca aynaya baktığı zamanlarda sezebiliyordu.

Bazen olur olmaz geçirdiği baygınlıklardan hemen sonra bulunduğu yerin, -okul, bazen ev, bazen de internet kafe- tuvaletine gidiyor, kapıyı sıkıca kilitleyip uzun uzadıya aynaya bakıyor, yüzündeki sarılığı, gözlerinin altındaki morluğu seyre dalıp, ölümün bir varlığı mı yoksa bir yokluğu mu ifade ettiğini anlamaya çalışıyordu, ya da sadece buna benzer şeyler düşünüyordu. Yine de bu ölüme yaklaştığı anlar ona dayanılmaz bir haz veriyordu. Bilincini kaybetmek onun için korkutucu bir bulanıklıktan ziyade simsiyah bir berraklık veriyordu ve O, bu berraklığı hissetmekten sıkılmayacağını düşündüğü için -yahut doktordan korktuğu için-, henüz hastanenin kapısından bile geçmemişti evdekilere haber vermeden kaçtığı çarşı maceralarını yaşarken. Zaten o yaşta tek başına doktora gidip ne diyecekti ki? Anne- babası böyle bir şeyi dikkate alsalar bile o ayın bütün nafakasını saçma bir nöbetler zincirine makas olarak kullanmak zahmetini göstermeyeceklerdi. Ya da O öyle düşünüyordu. Ya da bu nöbetlerin kendisine bir zihin berraklığı sağladığını ve bu zamanlarda yaşıtlarının hayal dahi edemeyeceği şeyleri düşünebilme yetisi verdiğini düşünüyor, bu süper gücün kendisinden alınmasına katlanamayacağını düşünüyordu. Yani belki de daha o zamanlardan farketmişti hiçliğin varlıktan daha fazla şey ifade ettiğini kendisi için.

S, yüzüne baktı, ve bastı kahkahayı yarım bir çatallıkla, kahkaha tufanına P de katıldı.

Zihni ile Keş Arasında Amansız Mücadele

Zamanda serseri kurşun çevikliği, yeleği üzerinde devrik liderinin resmi

Vücudu üzerinde gezintiye çıkmış belirgin fikri, sınırı geçmesin diye elli altın daha.

Henüz uyku ama gösterdiği bir asırlık rüya değil de ne?

Asıl olanı ne zaman ayıracak yalandan,

Hangi ırgatı düşürecek geçim derdi diye bir zalim ocağına,

Kuytularda korkak farelere kurduğu kapanları etkisiz kılsın diye,

Şimdi; yıllardır içinde ruhunu arayan zaman, şimdi olmasın diye

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor yahut onunla dalga geçiyor.

 

Zihni ki, bir rüya mı yoksa bu zihnine ilişen manyetik tecavüzler, bilemiyor

Yalpalayarak, yalın ayak gezintilerinin sonunu kumsallarda bitirerek

Yalan olmasın ama

Kum taneleri içerisinde gördüğü her haşereden aman diliyor.

-ki haşereyi pek sevmez gece vakitlerinde, geceler sarı tonlarında olmadığı sürece-

Gösteriş gibi de olmasın diye sessizce sunduğu sunakların hamiline 

Selvi boyunu, boynundan geçen kirli kanlara bulamaya kadar varacak belki inadı

Yanıyor, kavruluyor, durmuyor

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor.

 

 

Keş ise yirminci katlara bakıyor, zaman buraya kadar nasıl ilerledi diye

zihni meşgul,

Bakıcısıyla bilerek yahut bilmeyerek

Anlaşamayan ihtiyarlığının yüzlerini

Zemheri yeşillere yerleştiriyor, okkalı bir küfrü alınlarının tam ortasına yakıştırıyor,

Tahribata yeminli, tarihinden emin olamadığı imansız düşüncelerini

Gariban kolyelerinin kurşunlarıyla kırmızılara boyuyor.

Ressamlığı da kötü zaten, diploması karpuzcudan

O kırmızı oldu mu hiç bu ihtiyar yirmiliklere diye

Salyangozların yaratıcısıyla dalga geçiyor.