Fyodor Pavloviç’in Oğlu Alyoşa’yı Manastıra Uğurlarken Yaptığı Konuşma

-Bu Stratetz onların arasında en namuslu rahip.

Hmm… Demek oraya gitmek istiyorsun uslu oğlum!

Hmm… Senden böyle bir şey bekliyordum zaten, biliyor musun? Gözün hep oradaydı. Pekala; iki bin rubleciğin var, eli boş gitmezsin. Ben de seni hiç unutmayacağım meleğim; hatta şimdiden, ne kadar isterlerse yatıracağım. İstemezlerse, ille verelim diye zorlamamız gerekmez, değil mi? Senin para harcaman kuşların yem yemesi misali, haftada ikişer tane… Hmm… Biliyor musun, manastırlardan birinin çevresinde ufacık bir köy var. O köyde -herkes biliyor bunu- “yalnız manastır kadınları” oturuyor; böyle bir ad takmışlar onlara… Otuz tane kadarlar sanırım. Oraya gittim, ilginç şeyler doğrusu: Değişiklik bakımından tabii… Tek kötü yanı hepsi Rus, hiç Fransız kadını yok. Oysa paraları bol, getirtebilirlerdi. Duysalar, kendileri gelir zaten. Burada manastır kadınları falan yok; iki yüz kadar rahip var. Hepsi namuslu, perhizkar adamlar, itiraf ediyorum ki… Şey… Demek rahiplerin yanına girmek istiyorsun ha? Acıyorum sana Alyoşa; gerçekten sevmiştim seni. Hoş, bu da bir fırsat ya, biz günahkarlar için de dua edersin. Burada otura otura günah içinde boğulduk. Bir zaman gelir de benim için de dua ederler mi, dünyada böyle bir adam çıkar mı diye merak eder dururdum. Benim güzel evladım, belki inanmazsın ama, ben bu bakımdan pek aptalım. Son derece… Ama ne kadar aptal olursam olayım, hep düşünür dururum. Bak, aklıma neler gelir: Öldüğüm zaman şeytanların beni çengellere takıp götürmeyi unutacaklarını hiç sanmıyorum. Sonra da, “Ne çengeli, nereden alacaklar bu çengelleri?” diye düşünüyorum. “Biçimleri nasıl, demirden mi yapılmış? Nerede dövmüşler? Fabrikaları falan mı var?” Manastırdaki rahipler belki cehennemin bir tavanı olduğuna inanıyor. Ben cehennemin varlığına inanabilirim, ama tavansız olanına; böylesi daha ince, daha uygar; Lutervari oluyor… Aslında hepsi bir değil mi: Ha tavanlı, ha tavansız. Ama o melun sorun da bundan çıkıyor! Tavan yoksa çengel de yok demektir. Çengel olmayınca geriye ne kalıyor; buna da ihtimal verilemez. Öyleyse beni kim çengelleyip, sürükleyecek?… Çünkü bunu yapmazlarsa dünyada hak, adalet mi kalır? İcat etmek gerekir (Il feudra les inverter!) bu çengelleri, sırf benim için; çünkü ne rezilin ben Alyoşa, bir bilsen!

-Orada çengel filan yok.

-Öyle öyle, sadece çengel gölgeleri varmış. Biliyorum, biliyorum. Bir Fransız’ın cehennemden söz edişini okumuştum. Bir arabacı gölgesi gördüm; bu gölge bir fırça gölgesiyle bir araba gölgesini fırçalayabiliyordu. (J’ai l’ombre d’un cocher qui avec l’ombre d’une brosse frottait l’ombre d’une carrose.) Çengel olmadığını nereden biliyorsun canım? Hele rahiplerle kalırsan kim bilir daha neler duyacağız! Ama gene de git, her şeyin aslını astarını öğren, gel bize haber ver. Ne de olsa öbür dünyanın nasıl bir yer olduğunu bildikten sonra göçmek daha kolay olur. Senin için de, burada sarhoş bir ihtiyarla kızlar arasında oturmaktansa rahiplerle kalmak daha uygun. Gerçi melek gibi olduğun için sana hiçbir kötülük bulaşmak, umarım öbür yanda da temiz kalırsın. Zaten buna güvendiğim için oraya gitmene izin veriyorum. Aklını peynir ekmekle yemedin ya! İçindeki yangın sönünce rahatlar, iyileşir, gene dönersin. Seni bekleyeceğim. Dünyada beni ayıplamayan tek insan olduğunu anlıyorum yavrum, hissediyorum bunu; nasıl hissetmem!

Karamazov Kardeşler

-Fyodor Mihayloviç Dostoyevki

Hayat ve Felsefe

 

Çok gariptir; çağımızda işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar arasında bile, ne teorik ne pratik hiçbir faydası ve değeri olmayan boş ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun sebebi, felsefenin ana yollarını sarmış olan safsatalardır. Felsefeyi, çocuklar için ulaşılmaz, asık suratlı, çatık kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. Onun yüzüne bu sahte, bu kaskatı bu çirkin maskeyi kim takmış? O, ki hep bayram ve hoş zaman içinde yaşamayı emreder bize. Gamlı ve buz gibi soğuk bir yüz içimizde felsefenin barınamadığına alamettir…

Felsefeyi barındıran ruh, kendi sağlığıyla bedeni de sağlam etmeli. Huzur ve rahatın ışığı ta dışarıdan görünmelidir. Dış varlığı kendi kalıbına uydurmalı ve böylece ona sevimli bir gurur, hareketli ve neşeli bir tavır, memnun ve güler yüzlü bir hal vermelidir. Bilgeliğin en açık görüntüsü, sürekli bir sevinçtir. Onun hali, aydan daha yukarıda olan şeylerin hali gibidir: Her dem rahat. Müritlerini çamur ve kir içinde yaşatan felsefe değil, Barocco ve Baralipton’culardır.(Skolastikte bazı önerme türleriyle ilgili uydurma sözcükler) Onlar felsefenin yalnız adını duymuşlardır. Yoksa nasıl olur? Felsefe ruhun fırtınalarını dindirmeyi, açlığı ve hastalığı gülerek karşılamayı, birtakım uydurma müneccim işaretleriyle değil, doğal ve somut yollarla öğretmeye çalışır. Felsefenin amacı erdemdir; bu erdem de, medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir dağın başına dikilmiş değildir. Ona yaklaşanlar, tersine güzel, bereketli ve çiçekli bir ova içinde görürler onu. Orada erdem yine her şeyden yüksektedir; fakat, yerini bilen olunca, ona gölgeli, çimenli, güzel kokulu yollardan, güle söyleye, göklerin kubbesi gibi rahat ve dümdüz bir inişle varılabilir. Bazıları bu yüksek, bu güzel, bu zafer sevinci dolu, aşk dolu, tadına doyulmaz, yiğitliğine ulaşılmaz erdemin, tatsızlığa, rahatsızlığa, korkuya, zorbalığa açıkça ve amansızca düşman olan, kendine tabiatı kılavuz; mutluluğu ve zevki eş bilen erdemin semtine uğramadıkları için, gitmişler, aczlerine uygun olarak, böyle kasvetli, titiz somurtkan, eli sopalı, asık suratlı, anlamsız bir erdem timsali tasarlamışlar ve onu, insanları korkutmaya mahsus bir umacı gibi, dünyadan uzak bir kayalığın üstüne, dikenlikler arasına koymuşlar…
Gerçek erdem zengin, kudretli ve bilgili olmasını, mis kokulu yataklarda yatmasını bilir. Hayatı sever; güzelliği de,
şan şerefi de, sağlığı da sever. Fakat onun öz be öz işi, bu nimetleri ölçü ile kullanmasını ve yiğitçe bırakıp gitmesini bilmektir: Çetinliğinden çok daha fazla büyüklüğü olan bir iş, ki onsuz her hayat bozuk, karışık ve şekilsizdir ve bu yüzden tehlikeli engeller, dikenlikler ve ejderhalarla dolmaya elverişlidir. Eğer eğitilecek genç, acayip tabiatlı olur da güzel bir yolculuk hikayesi, yahut anlayabileceği bir felsefe konusu yerine masal dinlemeyi yeğ tutarsa, arkadaşlarının genç dinç yüreklerini coşturan davullar çalındığı zaman o, kendisini hokkabaz oyunlarına çağıran arkadaşının yanına giderse, bir savaştan toz toprağa ve zafere bürünüp dönmeyi, top oyunundan yahut balodan bir armağanla dönmekten daha hoş ve daha çekici bulmazsa, bu genç için bir tek çare görüyorum: Eğitmeni onu daha çocukken, kimseye duyurmadan boğar; yahut da bu gence, bir dukanın oğlu bile olsa herhangi bir şehirde pastacılık yaptırılır. Eflatun der ki, çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir. Madem ki asıl felsefe bize yaşamayı öğreten felsefedir ve madem ki çocuğun da öbür yaştakiler gibi, ondan alacak olduğu dersler vardır; niçin çocuğa felsefe öğretilemezmiş:

“Udum et molle lutum est; nunc properandus,
et acri Fingendus sine fine rota”
“Çamur yumuşak ve ıslak; çabuk, çabuk olalım.
Durmadan dönen çark biçim versin ona.”
-Persius

Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar. Cicero dermiş ki, iki insan hayatı yaşayacak olsam bile, lirik şairleri incelemeye vakit harcamam. Bence bu dırdırcılar daha hazin bir şekilde faydasızdır. Çocuğumuzun o kadar yitirecek vakti yoktur: Pedagogların elinde ancak hayatının ilk on beş, on altı yılım geçirebilir: Geri kalan zaman hayatındır. Bu kadar kısa bir zamanı zorunlu bilgilere verelim; üst yanı emek israfıdır: Hayatımızın işine yaramayan bütün bu çetrefil diyalektik oyunlarını kaldırıp atın; iyi seçmesini ve iyi açıklamasını bilmek şartıyla basit felsefe konuları alın: Bunlar Boccacio’nun masalından daha kolay anlaşılır. Bir çocuk bunları sütnineye verildiği andan itibaren okuma yazmadan çok daha kolay öğrenebilir. Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken de söyleyecekleri vardır.

KİTAP 1 , BÖLÜM 26

MONTAİGNE-DENEMELER