Kalitesiz Filozofun İdam Sehpasında Son İsteği: “Bir sigaranız var mı?”

Söndürülmek üzere yere atılmış ve üzerine basma gereği görülmemiş bir izmarit gibi düştüm asfalta. Bu Tanrı tarafından gökyüzünün 7. Katından atılmış ve yere düşene kadar sönmemiş bir izmarit. Tanrı bile üzerine basma gereği görmemişken asfaltın soğuğundan sönmek ne demek anlayabiliyor musun? Kendiliğinden sönmeye başlayan bir hayata sahipsin demek.

Hayatım boyunca rüzgar nereden estiyse oraya savruldum. Her neyse bu tirat uzar bu şekilde.

Film sektörünün her şeyi ajite etmesinden bıkmışım, son saatlerimde anlıyorum.

Bu hastalık.

Biri bulup beni kaldırmalı.

Var etmeli, yok etmeli, semadan bir el uzanmalı.

Böyle ölmemeliyim. Neden ölüyorum ki? Bu kadar anlamsız düşünceye sahip insan varken bu kıymetli düşüncelerin sahibi ben. Neden ölüyorum?

Ah, yine kibirli davrandım. Özür dilerim. Atalarımdan kalan bir miras bu kibir. Bundan kurtulmalıydım. Ama bu zamana kadar tüm rezil duygularımı bastırmaya çalışmıştım. Yok olmamışlar.

Kalitesiz bir filozof olduğum konusundaki söylentileri de sanırım kabul edebiliyorum artık.

Ölürken, kimsenin değer vermediği düşüncelerin sahibi olduğum gerçeği ile yalnız kalmışım da haberim yokmuş.

Burası biraz soğuk olmaya başladı.

Sen üşümüyor musun?

Nemli Bir Günde Canlı Bir Cenaze

Bir cenaze yürüyor güneşin altında. Terlemiş, kokuyor üstelik. Hadi diyorum gömelim seni, yakınlarda bir mezarlık var. Mezarlıklardan korkuyor olacak, bağırmaya, ağlamaya başlıyor.

Kimse görmüyor üstelik.

Gidişini de afili düşünmüş dangalak, son sözü söylememiş, vasiyetini yazmamış, sevgilisini son kez arayıp kıyak bir sevgi cümlesi kuramamış. Öylece can vermiş, hiç hesapta yokken. “Ne olacak şimdi?” diye soruyor. Ben ne bileyim lan! Gömeceğiz işte, neyin davasını güdüyorsun hala. Bir de son sözlerini bana vasiyet etmeye çalışıyor. Ölene kadar kimseden beş kuruşluk bir iyilik istememiş belli. Çekingenliğinden anlaşılıyor. Kabul etmiyorum. Seni insanlardan farklı görüyorum diye sana iyilik etmemi beklemen biraz aptalca.

En fazla iyiliğim şu olur sana.

Son küreği ben atarım toprağına.

Sıvı Sabun

Mekanın kapısının önündeyim, yanımda İsmet var. İsmet de yakışıklı çocuktur, eli yüzü düzgün kalıbı yerinde. Allah’ın özenle yarattığı tiplerden. Neden oraya gittik, nasıl bir anda bu mekanın önünde bulduk kendimizi bilmiyorum, her şey rüya bulanıklığında.

Tamam diyoruz, madem buraya kadar gelmiş bulunduk, içeri girelim. Kapıdaki güvenlik görevini üstlenmiş, cılız çocuk caz yapıyor. Piyanoda ismet, ben saksafon çalıyorum, çocuğun şefliğindeki orkestraya biz de katılıyoruz.

Şarkı hızlanıyor, yumruklar sertleşiyor, çocuğun eli yüzü kızarmış, İsmet’in burnundan hafif kan sızıyor, sızıyor, sıvı sabuna benziyor, kan demeye bin şahit aranıyor. Bir şeyi yok, babadan kalma kaşmir paltonun koluna siliveriyor.

İçeriden çıkan biri orkestrayı bir esle susturuyor, bizi içeri alıyor. Tamam diyor, geçin, içerideki çocuğa hesap gizli diyor. İsmet’te bir gülümseme.

Bir kat çıkıyoruz, yetmiyor çok kalabalık. Bir kat daha, olmaz çok gürültülü. Bir kat daha çıkıyoruz, hah tamam burası iyi.

Midem bulanıyor, ağzımda kan tadı. İsmet oturuyor, ben doğru lavaboya. Orkestra şefi iyi hırpalamış bizi.

Dönüyorum, ismetin oturduğu barla birleşik büyük masaya oturuyorum. Önümüzde iki jack şişesi. Birini ismet yarılamış. Diğer şişeyi de açacak, dur onu ben açayım.

Bir süre sessiz sessiz içiyoruz. Sonra İsmet;

-Yahu her şeye tamamım da, anama sövünce delleniyorum işte.

-İyi de oğlum adam anana sövmedi ki.

-Bir insana küfretmek için ağzından sözlerin çıkması gerekmez. Ben olmasam söverdi.

Harfler Kelimelerimin Günahlarını Gizler

O, nefesini tutarak saklanıyordu, çünkü bir metre bile yoktu saklambaç oynadığı çocukluk arkadaşlarıyla arasında. Bir nefes verse, yahut yanlış bir ses çıkarsa herkes zaten hazır olan herkes bir anda basacaktı kahkahayı. İçlerinden en gaddarının, en hızlısının ebe olduğu oyunda bütün kavramlar kahkahaların çıplaklığıyla ortaya dökülecekti. Mosmor olan yüzünün farkına varamıyordu, çünkü yüzündeki gariplikleri yalnızca aynaya baktığı zamanlarda sezebiliyordu.

Bazen olur olmaz geçirdiği baygınlıklardan hemen sonra bulunduğu yerin, -okul, bazen ev, bazen de internet kafe- tuvaletine gidiyor, kapıyı sıkıca kilitleyip uzun uzadıya aynaya bakıyor, yüzündeki sarılığı, gözlerinin altındaki morluğu seyre dalıp, ölümün bir varlığı mı yoksa bir yokluğu mu ifade ettiğini anlamaya çalışıyordu, ya da sadece buna benzer şeyler düşünüyordu. Yine de bu ölüme yaklaştığı anlar ona dayanılmaz bir haz veriyordu. Bilincini kaybetmek onun için korkutucu bir bulanıklıktan ziyade simsiyah bir berraklık veriyordu ve O, bu berraklığı hissetmekten sıkılmayacağını düşündüğü için -yahut doktordan korktuğu için-, henüz hastanenin kapısından bile geçmemişti evdekilere haber vermeden kaçtığı çarşı maceralarını yaşarken. Zaten o yaşta tek başına doktora gidip ne diyecekti ki? Anne- babası böyle bir şeyi dikkate alsalar bile o ayın bütün nafakasını saçma bir nöbetler zincirine makas olarak kullanmak zahmetini göstermeyeceklerdi. Ya da O öyle düşünüyordu. Ya da bu nöbetlerin kendisine bir zihin berraklığı sağladığını ve bu zamanlarda yaşıtlarının hayal dahi edemeyeceği şeyleri düşünebilme yetisi verdiğini düşünüyor, bu süper gücün kendisinden alınmasına katlanamayacağını düşünüyordu. Yani belki de daha o zamanlardan farketmişti hiçliğin varlıktan daha fazla şey ifade ettiğini kendisi için.

S, yüzüne baktı, ve bastı kahkahayı yarım bir çatallıkla, kahkaha tufanına P de katıldı.

Zihni ile Keş Arasında Amansız Mücadele

Zamanda serseri kurşun çevikliği, yeleği üzerinde devrik liderinin resmi

Vücudu üzerinde gezintiye çıkmış belirgin fikri, sınırı geçmesin diye elli altın daha.

Henüz uyku ama gösterdiği bir asırlık rüya değil de ne?

Asıl olanı ne zaman ayıracak yalandan,

Hangi ırgatı düşürecek geçim derdi diye bir zalim ocağına,

Kuytularda korkak farelere kurduğu kapanları etkisiz kılsın diye,

Şimdi; yıllardır içinde ruhunu arayan zaman, şimdi olmasın diye

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor yahut onunla dalga geçiyor.

 

Zihni ki, bir rüya mı yoksa bu zihnine ilişen manyetik tecavüzler, bilemiyor

Yalpalayarak, yalın ayak gezintilerinin sonunu kumsallarda bitirerek

Yalan olmasın ama

Kum taneleri içerisinde gördüğü her haşereden aman diliyor.

-ki haşereyi pek sevmez gece vakitlerinde, geceler sarı tonlarında olmadığı sürece-

Gösteriş gibi de olmasın diye sessizce sunduğu sunakların hamiline 

Selvi boyunu, boynundan geçen kirli kanlara bulamaya kadar varacak belki inadı

Yanıyor, kavruluyor, durmuyor

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor.

 

 

Keş ise yirminci katlara bakıyor, zaman buraya kadar nasıl ilerledi diye

zihni meşgul,

Bakıcısıyla bilerek yahut bilmeyerek

Anlaşamayan ihtiyarlığının yüzlerini

Zemheri yeşillere yerleştiriyor, okkalı bir küfrü alınlarının tam ortasına yakıştırıyor,

Tahribata yeminli, tarihinden emin olamadığı imansız düşüncelerini

Gariban kolyelerinin kurşunlarıyla kırmızılara boyuyor.

Ressamlığı da kötü zaten, diploması karpuzcudan

O kırmızı oldu mu hiç bu ihtiyar yirmiliklere diye

Salyangozların yaratıcısıyla dalga geçiyor.

Bir İsim Dedi Rüyamda Tüm Mekanları Senden Bildim

Bilindik bütün kelimeleri sil, süpür

Yahut darmadağın bir odanın karanlığında

Tüm hatalarım zifir gözlerimde sürme

Desem de sür, uğrak mekanlarım senden geçer

Beni bu zehirden önce bir an da olsa bul

Mevzu sen diye görünse de sen değilsin sende olan

Bil diye söylediysem de düşün, özgürlük

Dedi bir bilge, çığırtkanlara selam et, düzgünlükten yani

Beni bu diyarlardan sen sür,

Desem de sürme, yanında kalayım diye, yalınlıktan

Yanlışlıkla olandan, aydınlık yarınlarda tutsak

Kaldıysak burada bir başımıza seninle ben,

Senden bilme, sen diye bildiğim dertlerimin sebebini

Eğri otur, doğru dur, omzunda binlerce ağırlık

Omurgan ne yapsın bunca tantanaya, memleket

Dağlık, darmadağınık bir köy İstanbul

En sevdiğin mekandan medet, bir dilek tut

Yarına ulaşamasak da, yarın olacak, yarın

Bizi kurtaracak, tek şey varsa eğer

Adı sen değil, senden bilme

Desem de kendinden bil, yarının adı, umut!

Duraklama Döneminde Duraklarda Bekledim

Aylar oldu, hatta belki yıllar. Ben birikirim zannetmiştim, aslında sadece beklemişim. Arada bir beklemekle, beklentiyle ilgili ağrılarım titreşiyor dizimde; yağmurdan diyorum, yağmurdan. Sözü yağmura vermek istiyorum.

Yağmur: Temmuz günleriydi, sıcak geçen yıllardan biri. Sokaklarda ortaokula yeni başlayacak veletler, bahçe duvarında topraktan pasta yapan kızlara hava olsun diye normal tonlarının bir üstünden yeni aldıkları kramponlardan, dayılarının spor arabalarından konuşuyorlardı ve bekliyorlardı akşam eve dönecek babalarını. İçlerinde babaları başka şehirlerde olanlar da vardı, onlar daha rahattı, herkes yokuştan inen arabaları görerek, tek tek koşuştururken evlerine, onlar son gelecek babayı bekliyordu sokağın yalnızlığını tatmak için. En çok onlar için yağardım o akşam vakitleri. Yalnızlıktan değil ıslaklıktan korksunlar da evlerine seğirtsinler diye.

Bazen de öğlen yağardım tabi. Belli etmemeli çocuklara. Çünkü çocuklar çoğu şeyi anlardı o yaşlarda. Anlaşılmamak için epey çaba sarf ediyordum. Öğlenin sıcağında, maçın ortasında, pastaların süsleri yapılırken ansızın beliriyor, o küçük ağızlardan yediğim küfürlere aldırmadan çağlıyordum o minik şakaklarda. En küçük olanın ensesinden sırtına sızıyor, “Oğlum yağmur yağıyor lan!” sözlerine aldırmayan çocuklara inat olsun diye bir anda çöküyordum olduğum yere. Arada bir dua eder gibi bakışlarla karşılaştığımda maç bitene kadar erteleniyordum, ama er ya da geç hislerime hakim olamadan damlıyordum yoğrulduğum yere.

Bazı yıllar korkutuyordum da, sıfat ekliyordu bilim adamları ismimin önüne, “Bu sene hava kirliliği var, asit yağmurları geliyor, yağmurlu havalarda dışarılarda gezmemek gerekiyor.” diyorlardı haber bültenlerinde. Benim haberim yoktu ama bu mevzudan. Öylesine düşüyordum yer yüzüne.

Lafı fazla uzattı yağmur, şimdi sana dönelim.

Sen hangi okuldan gelmiştin? Hangisine yazıldın şimdi? Hangi servisi kullanıyorsun?

Sesin hala çınlıyor kulaklarımda, sahi sen nereden gelmiştin? Baban sürgün edilmişti değil mi? Antalya mıydı? Yoksa İzmir mi?