Kalitesiz Filozofun İdam Sehpasında Son İsteği: “Bir sigaranız var mı?”

Söndürülmek üzere yere atılmış ve üzerine basma gereği görülmemiş bir izmarit gibi düştüm asfalta. Bu Tanrı tarafından gökyüzünün 7. Katından atılmış ve yere düşene kadar sönmemiş bir izmarit. Tanrı bile üzerine basma gereği görmemişken asfaltın soğuğundan sönmek ne demek anlayabiliyor musun? Kendiliğinden sönmeye başlayan bir hayata sahipsin demek.

Hayatım boyunca rüzgar nereden estiyse oraya savruldum. Her neyse bu tirat uzar bu şekilde.

Film sektörünün her şeyi ajite etmesinden bıkmışım, son saatlerimde anlıyorum.

Bu hastalık.

Biri bulup beni kaldırmalı.

Var etmeli, yok etmeli, semadan bir el uzanmalı.

Böyle ölmemeliyim. Neden ölüyorum ki? Bu kadar anlamsız düşünceye sahip insan varken bu kıymetli düşüncelerin sahibi ben. Neden ölüyorum?

Ah, yine kibirli davrandım. Özür dilerim. Atalarımdan kalan bir miras bu kibir. Bundan kurtulmalıydım. Ama bu zamana kadar tüm rezil duygularımı bastırmaya çalışmıştım. Yok olmamışlar.

Kalitesiz bir filozof olduğum konusundaki söylentileri de sanırım kabul edebiliyorum artık.

Ölürken, kimsenin değer vermediği düşüncelerin sahibi olduğum gerçeği ile yalnız kalmışım da haberim yokmuş.

Burası biraz soğuk olmaya başladı.

Sen üşümüyor musun?

Nemli Bir Günde Canlı Bir Cenaze

Bir cenaze yürüyor güneşin altında. Terlemiş, kokuyor üstelik. Hadi diyorum gömelim seni, yakınlarda bir mezarlık var. Mezarlıklardan korkuyor olacak, bağırmaya, ağlamaya başlıyor.

Kimse görmüyor üstelik.

Gidişini de afili düşünmüş dangalak, son sözü söylememiş, vasiyetini yazmamış, sevgilisini son kez arayıp kıyak bir sevgi cümlesi kuramamış. Öylece can vermiş, hiç hesapta yokken. “Ne olacak şimdi?” diye soruyor. Ben ne bileyim lan! Gömeceğiz işte, neyin davasını güdüyorsun hala. Bir de son sözlerini bana vasiyet etmeye çalışıyor. Ölene kadar kimseden beş kuruşluk bir iyilik istememiş belli. Çekingenliğinden anlaşılıyor. Kabul etmiyorum. Seni insanlardan farklı görüyorum diye sana iyilik etmemi beklemen biraz aptalca.

En fazla iyiliğim şu olur sana.

Son küreği ben atarım toprağına.

Sıvı Sabun

Mekanın kapısının önündeyim, yanımda İsmet var. İsmet de yakışıklı çocuktur, eli yüzü düzgün kalıbı yerinde. Allah’ın özenle yarattığı tiplerden. Neden oraya gittik, nasıl bir anda bu mekanın önünde bulduk kendimizi bilmiyorum, her şey rüya bulanıklığında.

Tamam diyoruz, madem buraya kadar gelmiş bulunduk, içeri girelim. Kapıdaki güvenlik görevini üstlenmiş, cılız çocuk caz yapıyor. Piyanoda ismet, ben saksafon çalıyorum, çocuğun şefliğindeki orkestraya biz de katılıyoruz.

Şarkı hızlanıyor, yumruklar sertleşiyor, çocuğun eli yüzü kızarmış, İsmet’in burnundan hafif kan sızıyor, sızıyor, sıvı sabuna benziyor, kan demeye bin şahit aranıyor. Bir şeyi yok, babadan kalma kaşmir paltonun koluna siliveriyor.

İçeriden çıkan biri orkestrayı bir esle susturuyor, bizi içeri alıyor. Tamam diyor, geçin, içerideki çocuğa hesap gizli diyor. İsmet’te bir gülümseme.

Bir kat çıkıyoruz, yetmiyor çok kalabalık. Bir kat daha, olmaz çok gürültülü. Bir kat daha çıkıyoruz, hah tamam burası iyi.

Midem bulanıyor, ağzımda kan tadı. İsmet oturuyor, ben doğru lavaboya. Orkestra şefi iyi hırpalamış bizi.

Dönüyorum, ismetin oturduğu barla birleşik büyük masaya oturuyorum. Önümüzde iki jack şişesi. Birini ismet yarılamış. Diğer şişeyi de açacak, dur onu ben açayım.

Bir süre sessiz sessiz içiyoruz. Sonra İsmet;

-Yahu her şeye tamamım da, anama sövünce delleniyorum işte.

-İyi de oğlum adam anana sövmedi ki.

-Bir insana küfretmek için ağzından sözlerin çıkması gerekmez. Ben olmasam söverdi.

Harfler Kelimelerimin Günahlarını Gizler

O, nefesini tutarak saklanıyordu, çünkü bir metre bile yoktu saklambaç oynadığı çocukluk arkadaşlarıyla arasında. Bir nefes verse, yahut yanlış bir ses çıkarsa herkes zaten hazır olan herkes bir anda basacaktı kahkahayı. İçlerinden en gaddarının, en hızlısının ebe olduğu oyunda bütün kavramlar kahkahaların çıplaklığıyla ortaya dökülecekti. Mosmor olan yüzünün farkına varamıyordu, çünkü yüzündeki gariplikleri yalnızca aynaya baktığı zamanlarda sezebiliyordu.

Bazen olur olmaz geçirdiği baygınlıklardan hemen sonra bulunduğu yerin, -okul, bazen ev, bazen de internet kafe- tuvaletine gidiyor, kapıyı sıkıca kilitleyip uzun uzadıya aynaya bakıyor, yüzündeki sarılığı, gözlerinin altındaki morluğu seyre dalıp, ölümün bir varlığı mı yoksa bir yokluğu mu ifade ettiğini anlamaya çalışıyordu, ya da sadece buna benzer şeyler düşünüyordu. Yine de bu ölüme yaklaştığı anlar ona dayanılmaz bir haz veriyordu. Bilincini kaybetmek onun için korkutucu bir bulanıklıktan ziyade simsiyah bir berraklık veriyordu ve O, bu berraklığı hissetmekten sıkılmayacağını düşündüğü için -yahut doktordan korktuğu için-, henüz hastanenin kapısından bile geçmemişti evdekilere haber vermeden kaçtığı çarşı maceralarını yaşarken. Zaten o yaşta tek başına doktora gidip ne diyecekti ki? Anne- babası böyle bir şeyi dikkate alsalar bile o ayın bütün nafakasını saçma bir nöbetler zincirine makas olarak kullanmak zahmetini göstermeyeceklerdi. Ya da O öyle düşünüyordu. Ya da bu nöbetlerin kendisine bir zihin berraklığı sağladığını ve bu zamanlarda yaşıtlarının hayal dahi edemeyeceği şeyleri düşünebilme yetisi verdiğini düşünüyor, bu süper gücün kendisinden alınmasına katlanamayacağını düşünüyordu. Yani belki de daha o zamanlardan farketmişti hiçliğin varlıktan daha fazla şey ifade ettiğini kendisi için.

S, yüzüne baktı, ve bastı kahkahayı yarım bir çatallıkla, kahkaha tufanına P de katıldı.

Zihni ile Keş Arasında Amansız Mücadele

Zamanda serseri kurşun çevikliği, yeleği üzerinde devrik liderinin resmi

Vücudu üzerinde gezintiye çıkmış belirgin fikri, sınırı geçmesin diye elli altın daha.

Henüz uyku ama gösterdiği bir asırlık rüya değil de ne?

Asıl olanı ne zaman ayıracak yalandan,

Hangi ırgatı düşürecek geçim derdi diye bir zalim ocağına,

Kuytularda korkak farelere kurduğu kapanları etkisiz kılsın diye,

Şimdi; yıllardır içinde ruhunu arayan zaman, şimdi olmasın diye

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor yahut onunla dalga geçiyor.

 

Zihni ki, bir rüya mı yoksa bu zihnine ilişen manyetik tecavüzler, bilemiyor

Yalpalayarak, yalın ayak gezintilerinin sonunu kumsallarda bitirerek

Yalan olmasın ama

Kum taneleri içerisinde gördüğü her haşereden aman diliyor.

-ki haşereyi pek sevmez gece vakitlerinde, geceler sarı tonlarında olmadığı sürece-

Gösteriş gibi de olmasın diye sessizce sunduğu sunakların hamiline 

Selvi boyunu, boynundan geçen kirli kanlara bulamaya kadar varacak belki inadı

Yanıyor, kavruluyor, durmuyor

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor.

 

 

Keş ise yirminci katlara bakıyor, zaman buraya kadar nasıl ilerledi diye

zihni meşgul,

Bakıcısıyla bilerek yahut bilmeyerek

Anlaşamayan ihtiyarlığının yüzlerini

Zemheri yeşillere yerleştiriyor, okkalı bir küfrü alınlarının tam ortasına yakıştırıyor,

Tahribata yeminli, tarihinden emin olamadığı imansız düşüncelerini

Gariban kolyelerinin kurşunlarıyla kırmızılara boyuyor.

Ressamlığı da kötü zaten, diploması karpuzcudan

O kırmızı oldu mu hiç bu ihtiyar yirmiliklere diye

Salyangozların yaratıcısıyla dalga geçiyor.

Bir İsim Dedi Rüyamda Tüm Mekanları Senden Bildim

Bilindik bütün kelimeleri sil, süpür

Yahut darmadağın bir odanın karanlığında

Tüm hatalarım zifir gözlerimde sürme

Desem de sür, uğrak mekanlarım senden geçer

Beni bu zehirden önce bir an da olsa bul

Mevzu sen diye görünse de sen değilsin sende olan

Bil diye söylediysem de düşün, özgürlük

Dedi bir bilge, çığırtkanlara selam et, düzgünlükten yani

Beni bu diyarlardan sen sür,

Desem de sürme, yanında kalayım diye, yalınlıktan

Yanlışlıkla olandan, aydınlık yarınlarda tutsak

Kaldıysak burada bir başımıza seninle ben,

Senden bilme, sen diye bildiğim dertlerimin sebebini

Eğri otur, doğru dur, omzunda binlerce ağırlık

Omurgan ne yapsın bunca tantanaya, memleket

Dağlık, darmadağınık bir köy İstanbul

En sevdiğin mekandan medet, bir dilek tut

Yarına ulaşamasak da, yarın olacak, yarın

Bizi kurtaracak, tek şey varsa eğer

Adı sen değil, senden bilme

Desem de kendinden bil, yarının adı, umut!

Duraklama Döneminde Duraklarda Bekledim

Aylar oldu, hatta belki yıllar. Ben birikirim zannetmiştim, aslında sadece beklemişim. Arada bir beklemekle, beklentiyle ilgili ağrılarım titreşiyor dizimde; yağmurdan diyorum, yağmurdan. Sözü yağmura vermek istiyorum.

Yağmur: Temmuz günleriydi, sıcak geçen yıllardan biri. Sokaklarda ortaokula yeni başlayacak veletler, bahçe duvarında topraktan pasta yapan kızlara hava olsun diye normal tonlarının bir üstünden yeni aldıkları kramponlardan, dayılarının spor arabalarından konuşuyorlardı ve bekliyorlardı akşam eve dönecek babalarını. İçlerinde babaları başka şehirlerde olanlar da vardı, onlar daha rahattı, herkes yokuştan inen arabaları görerek, tek tek koşuştururken evlerine, onlar son gelecek babayı bekliyordu sokağın yalnızlığını tatmak için. En çok onlar için yağardım o akşam vakitleri. Yalnızlıktan değil ıslaklıktan korksunlar da evlerine seğirtsinler diye.

Bazen de öğlen yağardım tabi. Belli etmemeli çocuklara. Çünkü çocuklar çoğu şeyi anlardı o yaşlarda. Anlaşılmamak için epey çaba sarf ediyordum. Öğlenin sıcağında, maçın ortasında, pastaların süsleri yapılırken ansızın beliriyor, o küçük ağızlardan yediğim küfürlere aldırmadan çağlıyordum o minik şakaklarda. En küçük olanın ensesinden sırtına sızıyor, “Oğlum yağmur yağıyor lan!” sözlerine aldırmayan çocuklara inat olsun diye bir anda çöküyordum olduğum yere. Arada bir dua eder gibi bakışlarla karşılaştığımda maç bitene kadar erteleniyordum, ama er ya da geç hislerime hakim olamadan damlıyordum yoğrulduğum yere.

Bazı yıllar korkutuyordum da, sıfat ekliyordu bilim adamları ismimin önüne, “Bu sene hava kirliliği var, asit yağmurları geliyor, yağmurlu havalarda dışarılarda gezmemek gerekiyor.” diyorlardı haber bültenlerinde. Benim haberim yoktu ama bu mevzudan. Öylesine düşüyordum yer yüzüne.

Lafı fazla uzattı yağmur, şimdi sana dönelim.

Sen hangi okuldan gelmiştin? Hangisine yazıldın şimdi? Hangi servisi kullanıyorsun?

Sesin hala çınlıyor kulaklarımda, sahi sen nereden gelmiştin? Baban sürgün edilmişti değil mi? Antalya mıydı? Yoksa İzmir mi?

Fyodor Pavloviç’in Oğlu Alyoşa’yı Manastıra Uğurlarken Yaptığı Konuşma

-Bu Stratetz onların arasında en namuslu rahip.

Hmm… Demek oraya gitmek istiyorsun uslu oğlum!

Hmm… Senden böyle bir şey bekliyordum zaten, biliyor musun? Gözün hep oradaydı. Pekala; iki bin rubleciğin var, eli boş gitmezsin. Ben de seni hiç unutmayacağım meleğim; hatta şimdiden, ne kadar isterlerse yatıracağım. İstemezlerse, ille verelim diye zorlamamız gerekmez, değil mi? Senin para harcaman kuşların yem yemesi misali, haftada ikişer tane… Hmm… Biliyor musun, manastırlardan birinin çevresinde ufacık bir köy var. O köyde -herkes biliyor bunu- “yalnız manastır kadınları” oturuyor; böyle bir ad takmışlar onlara… Otuz tane kadarlar sanırım. Oraya gittim, ilginç şeyler doğrusu: Değişiklik bakımından tabii… Tek kötü yanı hepsi Rus, hiç Fransız kadını yok. Oysa paraları bol, getirtebilirlerdi. Duysalar, kendileri gelir zaten. Burada manastır kadınları falan yok; iki yüz kadar rahip var. Hepsi namuslu, perhizkar adamlar, itiraf ediyorum ki… Şey… Demek rahiplerin yanına girmek istiyorsun ha? Acıyorum sana Alyoşa; gerçekten sevmiştim seni. Hoş, bu da bir fırsat ya, biz günahkarlar için de dua edersin. Burada otura otura günah içinde boğulduk. Bir zaman gelir de benim için de dua ederler mi, dünyada böyle bir adam çıkar mı diye merak eder dururdum. Benim güzel evladım, belki inanmazsın ama, ben bu bakımdan pek aptalım. Son derece… Ama ne kadar aptal olursam olayım, hep düşünür dururum. Bak, aklıma neler gelir: Öldüğüm zaman şeytanların beni çengellere takıp götürmeyi unutacaklarını hiç sanmıyorum. Sonra da, “Ne çengeli, nereden alacaklar bu çengelleri?” diye düşünüyorum. “Biçimleri nasıl, demirden mi yapılmış? Nerede dövmüşler? Fabrikaları falan mı var?” Manastırdaki rahipler belki cehennemin bir tavanı olduğuna inanıyor. Ben cehennemin varlığına inanabilirim, ama tavansız olanına; böylesi daha ince, daha uygar; Lutervari oluyor… Aslında hepsi bir değil mi: Ha tavanlı, ha tavansız. Ama o melun sorun da bundan çıkıyor! Tavan yoksa çengel de yok demektir. Çengel olmayınca geriye ne kalıyor; buna da ihtimal verilemez. Öyleyse beni kim çengelleyip, sürükleyecek?… Çünkü bunu yapmazlarsa dünyada hak, adalet mi kalır? İcat etmek gerekir (Il feudra les inverter!) bu çengelleri, sırf benim için; çünkü ne rezilin ben Alyoşa, bir bilsen!

-Orada çengel filan yok.

-Öyle öyle, sadece çengel gölgeleri varmış. Biliyorum, biliyorum. Bir Fransız’ın cehennemden söz edişini okumuştum. Bir arabacı gölgesi gördüm; bu gölge bir fırça gölgesiyle bir araba gölgesini fırçalayabiliyordu. (J’ai l’ombre d’un cocher qui avec l’ombre d’une brosse frottait l’ombre d’une carrose.) Çengel olmadığını nereden biliyorsun canım? Hele rahiplerle kalırsan kim bilir daha neler duyacağız! Ama gene de git, her şeyin aslını astarını öğren, gel bize haber ver. Ne de olsa öbür dünyanın nasıl bir yer olduğunu bildikten sonra göçmek daha kolay olur. Senin için de, burada sarhoş bir ihtiyarla kızlar arasında oturmaktansa rahiplerle kalmak daha uygun. Gerçi melek gibi olduğun için sana hiçbir kötülük bulaşmak, umarım öbür yanda da temiz kalırsın. Zaten buna güvendiğim için oraya gitmene izin veriyorum. Aklını peynir ekmekle yemedin ya! İçindeki yangın sönünce rahatlar, iyileşir, gene dönersin. Seni bekleyeceğim. Dünyada beni ayıplamayan tek insan olduğunu anlıyorum yavrum, hissediyorum bunu; nasıl hissetmem!

Karamazov Kardeşler

-Fyodor Mihayloviç Dostoyevki

Hayat ve Felsefe

 

Çok gariptir; çağımızda işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar arasında bile, ne teorik ne pratik hiçbir faydası ve değeri olmayan boş ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun sebebi, felsefenin ana yollarını sarmış olan safsatalardır. Felsefeyi, çocuklar için ulaşılmaz, asık suratlı, çatık kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. Onun yüzüne bu sahte, bu kaskatı bu çirkin maskeyi kim takmış? O, ki hep bayram ve hoş zaman içinde yaşamayı emreder bize. Gamlı ve buz gibi soğuk bir yüz içimizde felsefenin barınamadığına alamettir…

Felsefeyi barındıran ruh, kendi sağlığıyla bedeni de sağlam etmeli. Huzur ve rahatın ışığı ta dışarıdan görünmelidir. Dış varlığı kendi kalıbına uydurmalı ve böylece ona sevimli bir gurur, hareketli ve neşeli bir tavır, memnun ve güler yüzlü bir hal vermelidir. Bilgeliğin en açık görüntüsü, sürekli bir sevinçtir. Onun hali, aydan daha yukarıda olan şeylerin hali gibidir: Her dem rahat. Müritlerini çamur ve kir içinde yaşatan felsefe değil, Barocco ve Baralipton’culardır.(Skolastikte bazı önerme türleriyle ilgili uydurma sözcükler) Onlar felsefenin yalnız adını duymuşlardır. Yoksa nasıl olur? Felsefe ruhun fırtınalarını dindirmeyi, açlığı ve hastalığı gülerek karşılamayı, birtakım uydurma müneccim işaretleriyle değil, doğal ve somut yollarla öğretmeye çalışır. Felsefenin amacı erdemdir; bu erdem de, medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir dağın başına dikilmiş değildir. Ona yaklaşanlar, tersine güzel, bereketli ve çiçekli bir ova içinde görürler onu. Orada erdem yine her şeyden yüksektedir; fakat, yerini bilen olunca, ona gölgeli, çimenli, güzel kokulu yollardan, güle söyleye, göklerin kubbesi gibi rahat ve dümdüz bir inişle varılabilir. Bazıları bu yüksek, bu güzel, bu zafer sevinci dolu, aşk dolu, tadına doyulmaz, yiğitliğine ulaşılmaz erdemin, tatsızlığa, rahatsızlığa, korkuya, zorbalığa açıkça ve amansızca düşman olan, kendine tabiatı kılavuz; mutluluğu ve zevki eş bilen erdemin semtine uğramadıkları için, gitmişler, aczlerine uygun olarak, böyle kasvetli, titiz somurtkan, eli sopalı, asık suratlı, anlamsız bir erdem timsali tasarlamışlar ve onu, insanları korkutmaya mahsus bir umacı gibi, dünyadan uzak bir kayalığın üstüne, dikenlikler arasına koymuşlar…
Gerçek erdem zengin, kudretli ve bilgili olmasını, mis kokulu yataklarda yatmasını bilir. Hayatı sever; güzelliği de,
şan şerefi de, sağlığı da sever. Fakat onun öz be öz işi, bu nimetleri ölçü ile kullanmasını ve yiğitçe bırakıp gitmesini bilmektir: Çetinliğinden çok daha fazla büyüklüğü olan bir iş, ki onsuz her hayat bozuk, karışık ve şekilsizdir ve bu yüzden tehlikeli engeller, dikenlikler ve ejderhalarla dolmaya elverişlidir. Eğer eğitilecek genç, acayip tabiatlı olur da güzel bir yolculuk hikayesi, yahut anlayabileceği bir felsefe konusu yerine masal dinlemeyi yeğ tutarsa, arkadaşlarının genç dinç yüreklerini coşturan davullar çalındığı zaman o, kendisini hokkabaz oyunlarına çağıran arkadaşının yanına giderse, bir savaştan toz toprağa ve zafere bürünüp dönmeyi, top oyunundan yahut balodan bir armağanla dönmekten daha hoş ve daha çekici bulmazsa, bu genç için bir tek çare görüyorum: Eğitmeni onu daha çocukken, kimseye duyurmadan boğar; yahut da bu gence, bir dukanın oğlu bile olsa herhangi bir şehirde pastacılık yaptırılır. Eflatun der ki, çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir. Madem ki asıl felsefe bize yaşamayı öğreten felsefedir ve madem ki çocuğun da öbür yaştakiler gibi, ondan alacak olduğu dersler vardır; niçin çocuğa felsefe öğretilemezmiş:

“Udum et molle lutum est; nunc properandus,
et acri Fingendus sine fine rota”
“Çamur yumuşak ve ıslak; çabuk, çabuk olalım.
Durmadan dönen çark biçim versin ona.”
-Persius

Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar. Cicero dermiş ki, iki insan hayatı yaşayacak olsam bile, lirik şairleri incelemeye vakit harcamam. Bence bu dırdırcılar daha hazin bir şekilde faydasızdır. Çocuğumuzun o kadar yitirecek vakti yoktur: Pedagogların elinde ancak hayatının ilk on beş, on altı yılım geçirebilir: Geri kalan zaman hayatındır. Bu kadar kısa bir zamanı zorunlu bilgilere verelim; üst yanı emek israfıdır: Hayatımızın işine yaramayan bütün bu çetrefil diyalektik oyunlarını kaldırıp atın; iyi seçmesini ve iyi açıklamasını bilmek şartıyla basit felsefe konuları alın: Bunlar Boccacio’nun masalından daha kolay anlaşılır. Bir çocuk bunları sütnineye verildiği andan itibaren okuma yazmadan çok daha kolay öğrenebilir. Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken de söyleyecekleri vardır.

KİTAP 1 , BÖLÜM 26

MONTAİGNE-DENEMELER

 

Bin Ağrıya Bir Ağıt


Kalksa da geçse şu üşüyen ateşin başına
İçimdeki sıkılgan ve bir o kadar doğurgan korku
Elini uzatsa da yaksa kendi canını
Acısını hissetsin diye o güzel ismin vücudu
O ki her dert onda, deva da uzakta değil
Ama uzak yakında, ardı ardında ve dağ başında
Bir korku ki her anda ve yakında
değilse de yaklaşmakta
Kalksa da geçse şu içime sinmeyen ateşin başına
İçimdeki şu utangaç ve bir o kadar haklı özlem
Ne olur diye yalvarsa, ne olur!
Yakma artık sık sık boğazıma giden ellerimi
eksi kırklarda dolaşırken sokakları
Yüzünü görmek için uzattığım yolları
Hayaliyle koşuşturduğum ırmak kenarlarını ve
komidinden devşirme sörf tahtamı
Yakma artık ne olur
İçimde büyüyen rüzgarları
Öldüyse şimdi, gerçekten öldüyse
Ne olacak şu yirmi yıllık körpe vücudu
Kalksa da geçse şu gözlerimi yeşerten ateşin başına
İçimdeki şu bakire ve bir o kadar şuh sevgi
Sulak yerde yetişmese de o devrimci otlar
Temizlemeye çalışırken mezarını beş liralık bahşişe
Somurtkan yüzlü arsız veletler
Ne verirsen abi uyanıklığıyla ismine sövecekler
Duymazdan geleceğim bense
Lanet olacak her içime çektiğim nefese
Çünkü hatıraydı korumak gereken bekaret değil
Kalksa da geçse şu öldüresiye dövülmüş ateşin başına
İçimdeki sağır ve bir o kadar geveze uyku
Sen diye dinmese bilinmez bir mekanın uğultusu
Yine de sen diye devrilmese o demirden putlar
İçinden geçtiği iki yanında aslan figürleriyle bir koridor
İkinci tekilden sıyrılsa da bilinse
Ayakların altından süzülen bir zeminle
Uğrak bir çıkmaz sokağa çıksa sen diye
Yani dese ki kalkıp boylu boyunca uzanan bir dilenci
İki yüzlü dilenci
Hissikablelvuku
Nereden sokuldu bu his koynuma
Ne bu cinnet kovuğu başımda
Vursa boynumu da uyansam, kahpe kabus, sorgu
Kalksa da geçse şu ateşten perişan ateşin başına
İçimdeki şu yüz bin tonluk küfür ve yargı
Salkım saçak yağmurların altında yağmalanan
Ahraz. Bir enkaz, bir saz, devasa bir bağnaz
Söndürse diline değmeyen bir nefesle
Dindirse kederi, dumanı tüten bir keşişle.