Sokak Fareleri ve Safriyat

Anlatabilse insan bir ortak bulurdu lakin susmak en büyük zenginliğimiz. Gürültülü kalabalıklar yüksek binalar gibi bu şehirde. Savaşmak ve ölmek, dışında kalanlar üst üste toplanmış. Ama biz. Biz bodrum katlarda kemiklerimizi çürüttük seninle. Nemli karton kutularımız da farelerin meskeni artık. Taşınmamız hayal. Beni tut.

Omurgasız gürültülerinden yaş alıyorum her milisaniyede. Yüzünün sığındığı yerlerde var olman benim tutsaklığım. Çünkü onlar yol gösterdi kibrit kutularından bodrumlara taşınmamızı. Sessizliği almayı unuttuk yanımıza sadece. Ama duvarlar. Onlar ayırmaya yetmiyor hudutları.

Karşıma alabilsem seni önce ellerinden başlardım anlatmaya, boynumda bir küffar gibi duran. Adın ezberlediğim alfabelerin sonundan başlayıp, başıyla bitiyor ki bitmesi tükenmek değil, yeniden var olması. Duraksadıkça debisi artan bir akarsudan başka bir şey değildi varlığın. Fakat suyun yol açması gerek metanetli girişlere. Artık yol yetmiyor yolcu olmaya. Oysa yoldaş kalmak dudaklarına değecek bir yeminden ibaret. Dilin ketum ve sözlerin küçük harfli. Daha dün hiçbir düzenin altına giremeyeceği hiyerarşik bir yapıya telaffuz ettim ismini. Manifestolar yayınlandı adında. Önce sözleri dedim. Sonrasına mahal yok hiçbir çarpık kentleşmede. Ya biz var olmalıyız bu bodrumda ya da farelerimiz. Onlar da beceremiyor bizim gibi çoğul cesaretle yaşamayı. Ama olmalı, oldurmalısın ellerinle, ıssız ve karanlık olan her yeri. Olmayan bodrumlarımızda yeşermeliyiz seninle. Farelerinden dinledim her şeyi. Sadece sesini görmek istiyorum. Kalan her şey ezberimde.

Masumiyet Sınavında Boş Koltuklarım

Masumiyetine inandığım her şeyi tükettim. Atardamarlarımın tıkandığını hissediyorum. Çığlık çığlığa tüm anjiyo ustaları. Susun. Bu benim meselem.

Bir çocuk gülümsüyor uzaktan. Parmak uçlarımda yürüyorum. Kapatın gözlerinizi. Bu benim meselem.

Bildiğim tüm kokuları unuttum. Annem. Burnum kanıyor. Derin bir nefes alın. Evet hepiniz. Bu benim meselem.

Adını saklayamadım dişlerimin arasında. Yüzü suyu hürmetine tüm inandıklarımın, sen unutma adımı.Son halife. Sayıklayın tüm peygamberleri. Evet siz. Tüm inananlar. Bu benim meselem.

10 yaşındayım. Sağ kolum kırık. Hâlâ masumum. Keşke solak olsaydım diyorum. Solak oluyorum. Bildiğim tüm çolakları iyileştiriyorum. Yaşasın alternatif tıp. Bu benim meselem.

Kabuk bağlayan yaram kalmadı hiç. Yürümeyi öğrendim. Sonra koştum. Dünya yuvarlakmış. Başlayamadığım yerdeyim. Lütfen artık durun. Evet siz. Atletler. Bu benim meselem.

Yan komşumuzu ellerimle gömdüm. Akşamın sekizi. Topraktan utandım. Ağlamadım. Lütfen babama dokunmayın. Evet siz. Mezar kazıcıları. Bu benim meselem.

Kol saatlerimi “bekleyenlere” bahşettim. Bileklerim kırılıyor. Bütün meridyenlerde aynıyım. Kanımın akmamasını duyuyorum. Yalvarırım kırın akreple yelkovanlarınızı. Evet siz. Bekleyenler. Bu benim meselem.

Gittiğim şehirleri saymayı bıraktım. Hepsi diğerinin benzeri. Bazılarına deniz koymuşlar. Kalabalık caddeler kusuyorum. Göz göze gelmeye korkuyor.Evet metropoller. Bu benim meselem.

Masumiyetine inandığım her şeyi kaybettim. Bu da sizin meseleniz.

 

Yeminli Vicdan Muhasebecisi

Birazdan sarf edilecek her cümle birer vicdan yanılsamasıdır. İtibar etmeyiniz.

Vicdanım tarafından tehdit edildim. Yetmedi. İşkence ettiler. Sayamadım. Önce pişman oldum. Sonra sustum her şeyi. Dilimi çiğneyip suratlarına tükürdüm. Utandım nefes bile almaktan.

Vicdanım tarafından katledildim. Yıllarca. Görmezden geldim, ses etmedim. Ayaklarım şişene kadar koştum. Ama o hep ensemdeydi. Oturdum, ağladım. Ayaklarıma küstüm. Ellerimle kendimi boğdum. Ölmedim. İlk ben kurtardım beni.

Vicdanım tarafından sömürüldüm. Önce çocukluğum lime lime geçti gözlerimden. Kahroldum. Gözbebeklerim kanadı. Boynum uzadı. Bildiğim tüm günahları yenileriyle değiştirdim.

Vicdanım tarafından hapsedildim. Üzerime dört duvar yığdılar. Durmadılar. Tırnaklarımı kırdılar. Kazıyamadım. Resimler çizdim gözyaşlarımla. Kurudular. Kör oldum.

Vicdanım tarafından nefyedildim. Bilmediğim humuslarda can aldım, can verdim. Bağırdım. Küfürler ettim yeni lisanlarda. Belime taşlar bağladılar. Süründüm.

Vicdanım tarafından zapt edildim. Senelerce aynı bedende. Tiksindim. İnandığım her şeyi kustum. Kulağımdaki sürüngenlerle yaşlandım. Sağır oldum. Annemin sesini unuttum. Annemin sesini unuttum.

Vicdanım tarafından zannedildim. Önce gölge oyunlarında yok oldum. Birer birer. Sonra kıyametler kopardım. Gecekondularda kendimi astım. Ruhsuzluğumu perilere sattım.

Vicdanım tarafından lağvedildim. Bildiğim tüm adalet saraylarını yaktım. İdam sehpalarında çay içtim. Yıkılış oldum.

Vicdanım tarafından affedildim. Her kelimem bir sonrakine hüzün oldu. Mürekkeplere bulandı bileklerim. Dileklerim, sevdiklerim, aynı yolda ezildi çiçeklerim…

Duraklama Döneminde Duraklarda Bekledim

Aylar oldu, hatta belki yıllar. Ben birikirim zannetmiştim, aslında sadece beklemişim. Arada bir beklemekle, beklentiyle ilgili ağrılarım titreşiyor dizimde; yağmurdan diyorum, yağmurdan. Sözü yağmura vermek istiyorum.

Yağmur: Temmuz günleriydi, sıcak geçen yıllardan biri. Sokaklarda ortaokula yeni başlayacak veletler, bahçe duvarında topraktan pasta yapan kızlara hava olsun diye normal tonlarının bir üstünden yeni aldıkları kramponlardan, dayılarının spor arabalarından konuşuyorlardı ve bekliyorlardı akşam eve dönecek babalarını. İçlerinde babaları başka şehirlerde olanlar da vardı, onlar daha rahattı, herkes yokuştan inen arabaları görerek, tek tek koşuştururken evlerine, onlar son gelecek babayı bekliyordu sokağın yalnızlığını tatmak için. En çok onlar için yağardım o akşam vakitleri. Yalnızlıktan değil ıslaklıktan korksunlar da evlerine seğirtsinler diye.

Bazen de öğlen yağardım tabi. Belli etmemeli çocuklara. Çünkü çocuklar çoğu şeyi anlardı o yaşlarda. Anlaşılmamak için epey çaba sarf ediyordum. Öğlenin sıcağında, maçın ortasında, pastaların süsleri yapılırken ansızın beliriyor, o küçük ağızlardan yediğim küfürlere aldırmadan çağlıyordum o minik şakaklarda. En küçük olanın ensesinden sırtına sızıyor, “Oğlum yağmur yağıyor lan!” sözlerine aldırmayan çocuklara inat olsun diye bir anda çöküyordum olduğum yere. Arada bir dua eder gibi bakışlarla karşılaştığımda maç bitene kadar erteleniyordum, ama er ya da geç hislerime hakim olamadan damlıyordum yoğrulduğum yere.

Bazı yıllar korkutuyordum da, sıfat ekliyordu bilim adamları ismimin önüne, “Bu sene hava kirliliği var, asit yağmurları geliyor, yağmurlu havalarda dışarılarda gezmemek gerekiyor.” diyorlardı haber bültenlerinde. Benim haberim yoktu ama bu mevzudan. Öylesine düşüyordum yer yüzüne.

Lafı fazla uzattı yağmur, şimdi sana dönelim.

Sen hangi okuldan gelmiştin? Hangisine yazıldın şimdi? Hangi servisi kullanıyorsun?

Sesin hala çınlıyor kulaklarımda, sahi sen nereden gelmiştin? Baban sürgün edilmişti değil mi? Antalya mıydı? Yoksa İzmir mi?

Ruhi ve Üç Bin Yüz Yetmiş İki Yaşında Bir Kadın


Ne umursamaz bir adamdı. Önce kendini bulmaya çalıştı, geçen sefer de denedi, yine olmadı. Kendini bulduğu insanlardan da kaçtı üstelik. “Bu nesil benim neslim değil. Yanlış zamanda yanlış yerdeyim” derdi. Dediği kadar vardı. Biraz fazlasını söyledi fakat hiç farkına varmadı. Çok zeki değildi. Ama geçmişe duyduğu özlem bildiğinden değil, gördüğündendi.
Çığlıkları yankılanırken daracık bir hücrenin duvarlarında, var olduğu kadar yok olmayı fark etmenin verdiği huzuru kamburunda taşımaya çalışırken yoruldu. Hiç dert etmedi, bilmem kaç kilometre bölü saat ile esen lodosa da devrilmedi üstelik.
Kaçtığı yerlerde ağaç kovukları buldu her birinde bir asır saklandı.
Son kovuğa saklandığından tam yarım asır geçti, çıktı. Uykusunda neler değişti diye bir dakika bile düşünmedi. Onun devri değildi. Belki de gelip geçmişti de farkında değildi. Ahir zamandı çünkü, devirler bir hafta sürüyordu artık. İki sözünden biri “Tarih, tereddütten ibarettir.” Ne garip adam! Bekleyerek geçmişi geri getirebileceği fikrini nereden edinmişti?
Şanslıydı. Hala kesmemişlerdi saklandığı ağacı. Sadece bu kadar şanslıydı. Etrafına bakmadan yalınayak koştu. Nereye gideceğini biliyordu. Belki de bildiğini unutmamak için uykusunda sık sık bu yolu tekrar ediyordu. Koşturuyordu, ayakları onu nereye götürüyordu, koştuğu yerde ne bulmayı umuyordu? Emin adımlarından belli. Ne yaptığını biliyordu. Tam denizin kenarında bir anda durmak zorunda kaldı. Sanırım artık devrinin geri gelmeyeceğinin farkına vardı.
Ama gülümsedi. “En azından” dedi, “En azından seyyarlar ölmemiş, buraya kadar, yüzyıllar boyunca yapılmış bir muhalefet var en azından!”
Bir karton bardakta çay aldı, ikramdı. Denize en yakın ve en uzak noktaya, betona oturup ayaklarını aşağı sarkıttı. Düşünmeye başlasa düşünmeden edemezdi. Bu yüzden erteledi.
Yanında bir kadın belirdi.
“Bodrum katlarda günahlar birikir.”
Ağlamaklı sesiyle bir mendil istedi. Cebinden ipek mendilini çıkardı, kadına uzattı.
“Bodrum katlarda cinayetler işlenir.”
Oysa o mendili kutlu bir amaç için saklamıştı, ama artık önemli değildi. Zaten devirden umudu kesmiş, öylesine bir yerde, seçilmemiş bir saatte ölmeye karar vermişti.
“Bodrum katlarda bisikletler eskir.”
Zamanın devinimine ettiği mukavemet, bedenini çürütmüş olacak ki az önce kanlı canlı görünen adam ruh gibi bembeyazdı. Titriyordu bir de üstüne. Elini yıkamak istedi, denize eğildi, galiba esnekliğini kaybetmişti, bir anda kendini denizin dibinde buluverdi. Yüzme de bilmiyordu, neydi bu deniz sevgisi? Dibe doğru batmaya başladığında kadının dudağındaki son cümleyi duydu,
“Bodrum katlar karanlıkta gizlenir.”

Koltuğumda Oturuyor, Karşımda Bir Orman Görüyorum

$REAUFWX.JPG
Karşımda bir kişi mi oturuyor iki mi bilmiyorum, her halükarda bana benziyor.
Jestleriyle, mimikleriyle tam bir narinlik abidesi. Bir kişiyle mi konuşuyor kendiyle mi, her dilde ve renkte muhabbeti devam ediyor.
Her bir notanın köklerinden damlayan serin pınardan kana kana içmek isteyen kim, nereye doğru bakıyor?
Buraya ne zaman geldi, dikkatim üzerimde değildi galiba etrafımda olan bitenden bihaber bir şekilde, çayın hala 1 lira olduğu mekanlardaki gibi bir iskemlede oturuyorum.
Sağımdan ve solumdan geçen saydam ruhların çehrelerini yakalamakta zorlanıyorum. Karşımda bir ordu mu var, gözlerim kazanmanın önemsiz olduğu bir oyunda mı, tarihsel bir serüvenin yansıması gibi bir çerçevede yüzüyorum. Kafamın içinde mi yürüyorlar, bulunduğum odanın zemininden bu kadar sesin çıkması mümkün mü? Belki de fazlaca abartıyorum.
Bir hayalin yansıması bunlar. Daha önceden yaşanmış gibi hissediyorum. Galiba yine bir savaş başlattım, diplomatik sorunlarda soğukkanlılığımı koruyamadığımdan her seferinde yeniliyorum.

Göz Kapaklarımdan Başarısızlığımın Tahliyesi

Gfcggxxthvj.jpg
Zehri bir yaygarayla koparttı içinden, düştü dilinden serzenişleri. Bir kez daha küçük düşürdü beni.
Bunlara katlanmak için karşılığında hiçbir şey almıyorum. Neden hala yanındayım diye binlerce kez ayna karşısında derin sohbetlere kalkıştım, fakat bir yansımayla sohbet pek derinleşemiyor ne yazık. Her seferinde birkaç sudan sebep bulup geçiştirdim, soru sormaya mecalim kalmayana dek yüzümü inceledim. İnceledikçe kendimden, yüzümden, benliğimden tiksindim.
Aynaya belli bir süreden fazla bakınca aynadaki yüzü tanıyamaz hale geliyor insan. Bu da kim oluyor diye bir soru geliyor zihnimin derinliklerinden.
Sen bensin, ben benim, biz beniz, her birimiz birer soluk beniz.
Kafam hafif dumanlıydı, nereden geldiğini bilmediğim bir ses, belki bir hissiyat tarafından yönlendiriliyordum.
Bir kez vurdum kafamla aynaya, tedirgindim, bilmediğim bir evin kapısını çalar gibi. İkinci daha cüretkardı, bir komşuydu kapının ardındaki, yoğurt istiyordum, annem akşama ıspanak yaptı, yoğurtsuz yiyemiyordu küçük kardeşim. Üçüncü bir hınçtı sanki, aldatılan bir erkeğin hesap sormak için yumrukladığı bir kapı, kapının ardında arsız bir kadın vardı. Tam o anda kırıldı ayna.
Ben acımadım nefsime, ayna acımadı yüzüme, kesti göz kapaklarımı, on dört dikiş yakıştırdı o hassas yere bir saniyede.
Şimdi herkes neden yaptın diye soruyor. Cevap bekliyorlar, mantıklı bir açıklama istiyorlar, sanki bana göre mantıklı olan şeyler onlara  göre de mantıklıymış gibi.
Herkes gitsin, bir kişi kalsın yanımda, o da eğilsin de kulağına söyleyeyim bir neden.
Kanımda keskin bir başarısızlık var, aksın gitsin istedim, bu kibri içimden ancak böyle tahliye edebilirdim.

Dertlere Deva İşçiliği

IMG_5420.JPG
Bir dert sarmaşığı sardı etrafımızı ve nasıl kurtulacağımızı bilmiyorduk bu sıkışmışlıktan. Bir batakta çırpınıyor, çırpındıkça batıyor, battıkça bağırıp çağırıyorduk o meşru isimleri. Her birimiz dudaklarımızı akşamdan kalma küfürlerle kanatıp, gül diziyorduk dizelerimize ve kimse kimseyi tanımıyordu o meşhur olan meşru saatlerde. Kimsecikler yoktu, kimseler kimseleri sevmek için -tanımasa da sevmek için- çabalamıyordu.
O anda mı çıkagelmişti o meşru isimlerin sahibi bilemedik. Çekti bir tankerin küçücük deposuna koca bataklığı. Çığlıklarımız, haykırışlarımız hem öksüz hem yetim kaldı birden, annesi tarafından yetimhane kapılarına yahut cami avlularına terk edilmiş piçler gibi. Kimdi bu zamansız sahip? Fosforlu ceketiyle bir çöpçüyü andırıyordu, fakat bir ayağı topal. Belediyenin engelli kontenjanından girmiş işe belli dedi içimizden biri. “Ruhumuzun yolları önüne engel, örülen duvarlara düşmanlığından belli.” Ah şu meşhur tatlıcılar, viran kasaplar, devrin kaplumbağaları, kana susamış sivrisinekler. Şimdi kökü kurumuş bataklıkta hep birlikte bir çamur banyosundan medet umuyor gibi görünüyorduk, bedenimizin gayrimeşru ağrılarına.
Yarı tanrılara söz geçmiyor, volkanlar çağlamıyor, darağacı daha sevimli görünmüyor gözlerimize. Sevgi taşlandıkça (toplumun toplu günah çıkarma törenine dönüşmüş bir eylem) çığlıklara boğulan, fakat günahı çıkmayan, bir yosmaymış, şimdi ağlasak da, can çekişsek de, hatta ve hatta ölsek de çağlamıyor yarım kalmışlığımız.
Gündelik kepazeliklerimiz, ateşten gürzlerimizin altında ezilsin, bekliyoruz.

Bitmemiş Bir Resme Teslim Oldum, Suçsuzum


Nerede çizildi bu yüzümdeki çizgiler, ne ara yaşlandım bu kadar? Aynaya bakmak gelmiyor içimden. Yerdeki desenleri inceledim bir süre. İnceledikçe inceldim. İplerim koptu belki de dağıldım. Durdu sonra. Dünya durdu, zaman durdu, kalbim durdu. Ne oldu diye soruyorum sana, ne oldu?
Düğmeye mi bastın? Neden asansörü durdurdun? Neyse sormuyorum artık. Kabul, bütün yaptıklarını ve dahi yapacaklarını kabul ediyorum. Ama yine de tek bir şey rica ediyorum senden. Beni tamamla.
Belki havalandırmadan çıkan düzensiz seslerden bir armoni beğendin de dile getiremedin. Parti parti düştün zemine. Güzel dizilsin diye kelimeler ses tellerine, hafifçe öksürdün. Sonra bambaşka şeylerden bahsetmeye başladın. Renklerden, filmlerden, su kaplumbağalarından.
Ki ben utangaçlığıma bir isim bulmak için sözlüklerden yıllarca gözlerimi ayırmamıştım o zaman.
Sen ise asansörü durdurdun. Belki de yanlışlıkla yaptın. Ama bir kere durdurdun. Korkunu gizlemek için mi bunca zaman, bir kere bile yüzüne bakmadığın benimle muhabbet etmek zorunda hissettin. Bu zulme değmezdi ama olsun. Ben gocunmadım, sen de gocunmazsın umarım.
Ben yine çöplerini toplayayım sabahları. Uyanamazsan sorun değil, senin çöplerini akşam da alabilirim. Benim işim bu! Bir de arada resim çizerim. Küçüklükten kalma bir uğraş, iş eğitimi-resim derslerini çok severdim. Öyle güzel yüzler çizemem ama. Senin gibi ruhani tablolar çıkaramam eşantiyon tükenmezlerden.
Olsun ben yine de çizerim. Sadece sen çiziyorsun diye çizerim. Zaten hiç bitiremem resimlerimi. Yarım diye ruhum, sevemem seni. Ama yalnızca sen bitir diye yarım kalabilirim.
Sensiz yaşamak eskizliktir, beni mutluluğa boya! Renk kullanımın önemsiz, beni önemli hissettiğin bir anda pastel zamanlara boya.

Yeniden Kelimesinin İnşaası Üzerine Nişasta ve Biraz Un

IMG_4490.JPG
Acıktım. Karnımı doyurmak için yüzlerce hamle yaptım, dünyanın hamallığına soyundum, uyandım. Sırtımda binlerce tonluk bir yük vardı, taşıması acı veriyordu, uyandım. Belki orada öldüm, burada doğdum, belki de böyle olmalıydı, inandım.
Dünya da öldü bence, sonra yeniden doğdu biliyorum, her şey geçmişte kaldı, sadece ben biliyorum. Önceleri bir harabeydi bu ıssız kepazelik. Yeniden noktası virgülüne inşa ettiler bu düzeni. Başka açıklaması olamaz bu acıklı filmin. Kapıda bıraktılar binlerce garibi, belki de unuttular. Zaman zarflarından imla hatasında yüzen mektuplar çıktı, içeri almayın dedi özet olarak, makamlara inandılar, almadılar. Dışarıda kaldım.  Beni de içeri almadılar. Garip buldukları herkesi ıssız bir saat ortasında kaderiyle baş başa bıraktılar. Onlar öldüler, belki de yeniden doğmak için sıradalar, ben henüz hayattayım. Üzgünüm. Zaten nefes almaktan umudu kesmiştim, galiba beni hayata bağlayan bu oksijen bağımlılığından kurtulmak oldu. Bugün ölemedim, ama yarın öleceğim. Herkes her gece, gece yarısında ölecek, geriye sadece yarım kalan dönüşüm fikirleri kalacak. Şimdi beklemek felaketiyle yüzleşmekte olan her sabit sayıdan dönüşüm adına cümleler duymak istemekte kulaklarım. En güzel cümleyi alemlerin en zamansızından duymakta. Şimdi…
Şimdi dünyadaki en resmi makam olan rüya alemi denetleme kurulundan bir telgraf aldım. Uyandım. Harabelerden kendime fonksiyonlar seçtim, yanıldım. Bütün haberlerde ismimi duydum, ağladım.
Çok ağladım.
Ben restorasyon fikirlerimle kepazelik örneği olarak ilk sıraya yerleşmişim. Bunu da bana haber vermeden yüz üzerinden bir not vererek karar kılmışlar, En yüksek not benimki. Seksen yedi almışım. Neden yüz alamadığımı sorguluyorum, yakarışım bundan.
Haberler bas bas bağırıyor adımı, harabeler yankılı, garipler tepkili. Ben en ünlü fikirlerin yüzdüğü onlarca kitaptan aldım yüzümü. Kim ne görmek isterse onu gösterdim, özünü. Şimdi bir günah keçisi lazımdı, müteahhitlere. İmzamın altında olduğu her zerafet örneği sözleşmeden çıkan keskin dişlere geçti boğazım. Ben öldüm, belki de yenildim.
Acıktım. Her kurabiye yaptığında annem, ismimi sayıkladım. Kulaklara nasıl bir his verdiğini test ettim, oyalandım.
Uyandım, bakkal yakında, istekleri yerine getirmek için sabırsızım, liste var elimde;
-Un
-Yağ
-Nişasta
-Şeker
Kapının önündeydim. Bakkaldan içeri daldım, pek derin değildi, kepçenin bıçakları, vitrinden liste mallarımı çalamadı.
kayboldum, zamanda sıçradım, az önce olduğum yerde az önceki ben vardı, oraya sıçradım, kendimi öldürdüm sanırım, bir nevi başarısız bir yeniden inşa girişimiyle sonlandım.
Alarmı kapat artık, uyandım.