Kişilik Parametrelerinde Deprem Etkisi

IMG_0922.JPG
Kendinden emin bütün kişilik inşatlarında konum zaman çizelgesi ve yapılacak işler listesi.
Kaygan zaman, her detayı planlanmış uzun ömürlü hayallerim.
Bir oğulum. Çizdiğin, ortaya getirdiğin.
Temeli kazık, cepheleri pastan biraz yanık. En etkili yankıların kaynağından beslenmeli zaruri hallerde kalmış diriliğim. Erilliğim, dişliliğim.
Bir kadınım. Sevdiğinden kopardığın.
Belli etmemeliyim yokluk hissini zeminimden aldığım darbelere. Çünkü şimdi ona karşı tepki oluşturan her etkiden yasa rijitliği beklemekte şimdi cebirimdeki devinim. Oysa ne mukavimim, ne de göç etmekte kavimlerim.
Ben bir hiçim. Hiçbir şey söylemeye yeltenmediğin.
Eğer her kesinliğin içinde bir hava boşluğu varsa göstermeli donatılarından bu zelil durumu kirişlerim. Burulmuş heveslerinden harikalar yaratmalı dizilişlerim. Bilindik koridorlardan muntazam mekanlara geçmeli zahmet etmelerim.
Ben çizgiyim. Masalarda çürüdüm, verilmedi diye rüşvetim.
Ah bu detaylar, zamane duvarcıları. İp iskelesinde astılar hatıralarımı. Bilindik dertlerden koyulmuş isimleri, her biri adi paravanlarla bölünmüş hücrelerimin.
Ben devinim. Bu devrin adımı değilim.
Hali hazırları gelmeli önüme belkilerimin. Ne olur artık kabul edin. Esin, gürleyin. Bana nefretlerinizden bahsedin. Hayatı yaşanmamış bu çarpık bilinmişliğe bahşedin. Bir kere benliğinizin dengesinden dışarıda seyredin. Evinizmiş gibi hissedin. Kahvenizi alın, dinlenin. Tavsiyelere uyun. Geniş alanlarda sevişin. Sıvasız duvarlarınızdan düzen taleplerinizi törpüleyin. Belki inşaatınızdan çıkmalı, inşaanıza gelmeli. Yinede zemininizdeki yalıtımları sevin. Su evinizi çürütsün, siz bir bardak için insanlığı katledin. Bu yüzden üzülmeyin. Ağaçları kesin, kız çocuklarınızı toprağa defnedin. Sonuçta siyah altın zemini, aldığın derslerin. Jenerik dertlerden Kennedy kaderi seçin. Herhangi bir yolda seyrederken üstü açık bir arabada barışı veya savaşı seyretmeyi reddedin. Ne yazgı ölüm, ne senin. Yorgun argın dertlerle eve gelin, dertlilerle evlenin, ah şu zemin.
Ben Zemin.
İndirse suratıma yumruğu, tutulsa artık verdiği yemin. Var olmadan yok olma derdinde her bir birim. Ne rezil bir bilim. Bina bilgisinden azade kişiliğim. En sevdiğin benim. Bilirkişi dertlerim. Hemzemin. Zemin. Kendinden emin. Bu Benim. Evet. Eminim.

Ruhum Çekmeye Çalışıyor, Tetik Basınca

IMG_0750.JPG
Yorgunluğumdan bahsetmek istemiyorum artık, yalnızlığımdan konu açılsın istemiyorum. Sevdiğimi görüyorum, söylüyorum, herkesten anlayış dileniyorum.
Büyük harflerle kurulmuş her cümleyi dilimden susturucuyla çıkarıyorum. Kimisinin kalbine, kimisinin beynine nişan alıyorum.
Kelimeler nereden geliyor? Şaşırıyorum. 29 harften bu kadar anlam nasıl türetilir, bu kadar kombinasyon nasıl anlamlı hale getirilir, nasıl bazı kombinasyonlar diğerleriyle bir araya geldiğinde bir kaç farklı analama gelebilir?
Ruhum mu bu sözlük silahını kullanıyor, beynim mi ruhumu? Anlayamıyorum.
Dünyada yaşamak diye bir şey varsa tarif edin de bileyim. Ben bilmiyorum. Dizdiğim bütün harfleri arka arkaya ateşe veriyorum da alevinden ısınamıyorum. Isı da yok zaten, bunları nasıl düşünebiliyorum? Farkında değilim ne yapıyorum, ne yazıyorum, nereye doğru koşuyorum, hangi harflerin birbiriyle düellosundan doğan kelimelerle koşmam gerektiğine karar veriyorum?
Soru eklerini insanı yormak üzere tasarlamış dilbilimciler. Bu hainliğe katlanamıyorum.
Her kombinasyonun köklerine kibrit suyu dökmekle geçse ömrüm, dışlansam etrafımdaki bütün beyin tecavüzcülerinden, eleştiri diye bir batağa düşsem, hiçbir şeyden memnun olmasam yeniden başlar bu savaş. Hem de daha bilinçli bir savaş. Kazananın olmadığının farkında olarak, vakit kaybı olduğunu bilerek.
Ne acımasız bir hergele şu zaman. Geçmese, dursa da dövüşüm bitse. Tam da ruhumu dilimden fırlatacakken silahım tutukluk yapsa. Ne güzel olur böyle ölsem.
Ölsem de yenilsen.

Doğmak Mezardan Çıkmaktı, Yanlış Anlayışlarımızın Azabını Ömür Boyu Çektik


Binlerce hayat içinde binlerce hata sürdüm gözlerimin altına sürme diye.
Devrildim de devrim değildi ismim, çok güldüm. Çok ağladım, evrildim. Bilincimi kaybettim, sağa sola çarpa çarpa yürüdüm. Yolumdaki canavarlara son günüme kadar direndim. Artık bazı adımlarımdan emin değilim. Adım emin değil, alın yazım evin değil.
Çokça rezil, çokça eril, biraz değil fikrim çok zelil.
Yalnızlığımı nereden attılar bu gökyüzüne, hangi rüzgar getirdi intihar mektubumu ayağımın dibine? Bu içimdeki çirkinlik hanginizin elinde? Yüzüm yanıklar içinde, zikrim dağıldı, kelimelerim yüz ton. Ağırlıklar tenimde.
Küf kusuyorum, kan terliyorum, ruhumu alıyorlar damarlarımdan tahlil yapacağız diye. Beni hanginiz öldürdü söyleyin de bileyim. Cesedim kokmadan katilimi bulayım, lütfen söyleyin, bakın zebaniler bekliyor ayaklarımın dibinde. Siz de görüyorsunuz değil mi? Şimdi tekil dertlerim kimin tekelinde. Lütfen beni biri bulsun, bir ormana attılar beni, ellerim bağlı, hareketsizim, yatıyorum. İçim karanlık. Omurgamın üzerinden tanıdık sesler geliyor, bağırıyorum;
-SESİMİ DUYAN YOK MU!

Peygamberler Arkadaşlarım İçin de Geldiler


Kaç dilek kurtarır beni bu dizlerimin ağrılarından, kaç gece yeter günahlarımın üzerine yorgan olmaya, kaç kişi sırtlar cenazemi, kaç mermiyle düşer beynimdeki bu başkaldırının sahibi?
Söyle bana Marki neden buradan kurtulmaya çalıştığımı kimse görmüyor? Neden kimse beni anlamak için en ufak bir çaba sarf etmiyor? Sen bilyorsun değil mi beni? En azından sen anlıyorsun.
Bu devrin adamı olmadığımı biliyorsun. İyiliğimi de, çirkinliğimi de… Zihnimde kurşuna dizilmiş onlarca masum insanı nerelere gömdüm, ne zamanlarda onlara dualar ediyorum, biliyorsun. Uzun zaman oldu, anlaşılmak için çabalarımı bir bir ağır aksak kaldırımlardaki parke taşlarının çatlaklarına bıraktığım. Bütün ruhumu süzdüm bedenimin ağrılarıyla. Kulak ağrılarıyla. Çok hakka girdim, bir demir kadar yoğundu fikrim, Allah’ın en sevmediği günahlarla seyreldim. Eğildim, doğruldum, yoruldum. Sen beni anlıyorsun.
Düzene küsene nereden bu hain saldırılar? Gecelikle molotof. Genellikle kundak. Gecelikle içilen bir şişe konyak.
Ama ben anlıyorum onları. Onlar da yorgunlar. Genlerindeki yorgunluk vücutlarında binlerce bende gizleniyor. Seviyor, sevmiyor.
Seviyor, sevmiyor.
Sevmiyor çıkıyor, dışarıda beni bekliyor.
Belki de beklediği kadar elzem görülmüyor. Olsun. Yine de onlar da yorgun biliyorum. Kafataslarında bir buçuk kiloluk bir yorgunluk var, göğüslerinde 250 gram.
Belki de putlarımız devriliyor.
İbrahim geldi belki de. Sadakat bekliyor.

Bir Yığın Kağıt Elde Edilir Bir Çiçekten

IMG_9552.JPG
 
Belki ayın 27si, aklımda bir isim kalmış, yüz bin cihan harbi meydanlarda hazır, bekliyor komutan emirlerini, sen ise. Sen ise, koltuğunda ölüm dikiyorsun kınalı on beşliklere. Parmağına almışsın nişanını, yüksüğünün yerinde nineden kalma bir yüzük olmalıydı. “Sırtından yükünü nerede attın?” diye sormaya bile çekiniyorum.
Sen savaşçıların en kahverengisisin, ne davetkarsın, ne sitemin var. Bin dertliye bir tane devan var. Bir kerelik acısın, bir kerelik sancı, bir kerelik umut, günah veya adına her ne dersen.
Akıl da var işte, en berbatı o. Bir sürü söylenmiş özlü sözden daha derin söylenmesini de bilirsin ama, umurunda değil. Etkilediğin insanların güzel varsaydığı etiketlerden sıyrılmışsın. Ne kötü.
Seni normal bir insandan ayıran bütün özelliklere de bir kaç parça paçavradan kefen dik. Göz önünde olanlar en önce helak olur demiştin.
Orada durmayacaktın. Mezarlara diktiğin nevresimlerden güzel manzaralar çalmayacaktın. Yanıldın.
Belki ben de yanılmalıydım. Güzel bir akşamüstü şairesinin kafasını taşlara vurarak ettiği kan banyosunu beraber çizmeliydik astarsız tuvallere belki de. Her neyse.
Olduğun yerle öldüğün yer aynı. Mezarına bir manzara bırakıyorum. Şimdi mermerinde bir gonca gül var, başında şehit yazıyor.
Şahit yazsaydı daha iyiydi.

Ev Sahibi Çıkın Dedi


Kalbimin ortasında yoğun bir sis bulutu, misafirdi, galiba yerleşti. Dört bir yanım sarıldı, kara günler üstüme geliyor.
Sıkıştım bu gecekonduya, belki elli yıl önce terk edilmiş. Sanıyorum sahibi bir anda zengin olmuş veya ölmüş. Dolaplarda bakır tencereler, içindekiler kurda kuşa yem olmuş.
Birgün buradan çıkacağım, kara günlerin içinden geçip gideceğim. Aydınlık günler değil hedefim, neden yaşadığımı bilmiyorum. Zamanla ilgili derdim. Yalnızca bir kaç yıl geriye gitmek istiyorum.

Gölgelerin Savaşında Maktül de Suçlu


Şehir yağmur altında. Göklerde binlerce savaş uçağı, yanyana dizilmişler, üzerimize bombalar değil, yağmur taneleri bırakıyorlar.
Bir tanenin ortalama hızı iki yüz kilometre bölü saniye. Her biri yeryüzüne düştükçe bir mermi gibi toprağı deliyor. Şehir düştü, düşecek.
Herkes şimdi ne olacak diye sığınaklarda bekliyor. Gözler din adamlarında, yağmuru durduracak bir dua bekliyorlar. Din adamları kıyamet bölümlerinden okuyorlar.
Kitapların sayfaları katlanıyor, origami ustalarının ellerinden uçaklar olup çıkıyorlar. Yeryüzünden bir karşı saldırı fikri doğuyor.
Doğumun çığlıkları göğün yedinci semasından duyuluyor. Herkes sığınaklardan çıkıyor.
Hepsinin şakağında bir delik beliriyor. Damla nereden geldi, herkes neden öldü, bilinmiyor. Mezar taşları bile ağlıyor.
İnsanlık bir gecede böyle yok oluyor.

Ağabeyim Bana Küstü Mü?

IMG_1111.JPG
Ben hep çok küçüktüm. Kendi gözümde, belki özümde, belki de hiç önemseyen o büyük adamların konuştuğu gibi olan sözümde ben hep çok küçüktüm. Bunun da er geç farkına varacak diye insanlar hep sustum. Ağabeyim dedi diye susmadım. Korkudan sustum.
Onun yanında hep bir rahatsızdı oturduğum koltuk, her zaman otururdum oysa o koltukta, en sevdiğim koltuk. Ne dertler devirdim o koltukta, ne aşkları yendim, ne fikirlerle evrildim. Adı belki de saygıydı, rahatsızlık güzel bir kelime değil.
Son konuşmamızdı adam gibi. O hep çok gerçekçiydi. Ben yalandım, hayalciydim. O beni kendisi gibi yapmaya çalışmadı. Ben olmamı sağlamaktı belki amacı. Galiba biraz ters davrandım.
Zamanı geldiğinde yanında olamadım.
Dertlerim bir deryaydı bana göre ona sadece bir su damlası anlattım. Hiç korkmadım düşüncelerinden, ama başını ağrıtmamaktı niyetim . Beni dinleyen zaten vardı. Hiç aklıma gelmedi mi acaba onu dinleyen var mıydı diye? Derdini anlatabileceği bir dostu, bir yakını, sevdiği.
Hep içinde yaşardı.
Zevkli adam zaten, hayat diye bir şey verseler aramızdan bir tanesine, en güzel o yaşardı.
Konuşmak istiyorum onunla. Arkadaşı olmak istiyorum. Beceremiyorum. Ben kimseyle arkadaş olamıyorum. Dert dinlemekten kaçıyorum belki de. Hayattan kaçıyorum.
Ağabeyim bana küstü mü? Anlamaya çalışıyorum.
Arıyorum, ama arada bir. Rahatsız etmekten korkuyorum. Benden de kaçsın istemiyorum.
Bekliyorum.
Geçecek bunlar galiba. Öyle hissediyorum.
Aklıma kötü şeyler de geliyor ama,
korkuyorum.
Her ne olursa olsun. Ağabeyimi seviyorum.

Kadife Koltuklara Düşen Kristal Gözyaşları

IMG_9313.JPG
Toplu taşıma araçlarında öğrendi yalnızlığının acısını. En azından öyle tahmin edilebilir bir hali vardı. Küçük bir kızla şakalaşmaktı niyeti, dünyanın bin bir türlü halinden payına hiç iyilik düşmemişti belki.
Bütün babalar tarafından zaten azarlanmıştı yetmişine gelene kadar. Zehirlendi azar yedikçe, öksürdü ağır ağır. Her nefeste düştü, dizleri kanadı. Kanayan dizlerine bir tane yara bandı bulamadı.
Acı bir kahve içmek istedi oturdu bir kahvehaneye. Her mekanda duvarlar üzerine devrildi. Ağlamadı, ağlayamazdı. İnsanlar ağlayan insanlara acırdı, böyle olsun istemedi.
Çocuklarından ayrılmasından epey vakit geçmişti. Bir kere bile aramamıştı, yılların yorgunluğundan dolayı. İçeri düşmüştü belki de dışarı itilmişti.
Devrimin acı tadı ağzında, kırbaçların izleri sırtında. Hiç mutlu değildi belli ki. Ya mutluluğun anlamını bile öğrenememişti. Neden diye bir kere bile soramadı, yanına oturduğu adam bile kokusundan şikayet etmişti. İnsanların ondan nefret ettiğini düşünmekte haksız mıydı? Bir anlığına bile tahammül kalmayan bir dünyada yaşadığının farkına ne zaman varacaktı? Belki de varmıştı da yaşamak için bir süre daha dayanmak istedi.
Bu zamana kadar istediği ek süreler için hiç olumlu geri dönüş alamamıştı belli ki. Aslında kokusunun sebebi ezilmişliğinin keskin kokusu olabilirdi.
İnsanlar hiç böyle düşünmedi. Gözleri yere düştü. Asfaltta ağır aksak bir çatlak belirdi. Yer yarıldı, insanlığımız içine düştü. Şimdi yazılanların hepsi anlamsız.
En derin yerimiz mezarlığımız oldu.

Bir Sessiz Çığlık, Adı: Doğa Ana


Buraya attı beni gökten. Etrafımda bodur ağaçlar. Yerde kafatasları, gözlerimde perdeler. Siyah bir zulmet çökmüş ormanın üzerine. Yalın ayak tekmelediğim ölü saçlar, oyduğum gözler belki de güzeller. Göremediğim her sahneye yazdığım bir eleştiri mektubu, aslında o kadar da eleştirilebilir bir film değil. Sahnenin tozu bir elimde, diğeriyle güller getirdim, ellerim dolu. En yakın mezar nerede?
Şimdi şuradan çıksam göklere kadar yürürüm, fakat ayaklarım bu eylemde tarafsız kalma kararında. Bir sürü kulu var, beni neden seçti acaba? Hükümlerinde ayrılık, zaman karanlık, dizlerim ağrıyor, sırtımda en az yüz kilo bir ağırlık.
Göremediğim her sahnede bir oyuncu, topluluğu azınlık, yalnızlığı yalınlık, üstü başı dağınık. Sesler var, çığlık! Kulaklarımla geldim buraya, arkam dağlık, önüm sığ bir derya. Ayaklarımda dövünen ıslaklık.
Her birimiz başka gemideyiz, halatlarından akıyor deniz, dağlara. Bir ton ağaç çekiliyor ağlara. Özür diliyoruz balıklar, yıllardır sağdık sizi, taziyemiz kalan sağlara.
Kaçmalıyım buradan. Uzaklara, çok uzaklara! Çağdaşlarım çağlıyor, cehaletle, önlerinde gezdirdiği hastalıklı kurbanlara. Rol çalmada usta arkadaki, öndeki saf nasıl olsa.
Ölüm gerek yayalara. Evler önünde binlerce tonluk demir yığınlarına saygı hat safhada. Toprak alındı, göklere taşındı, bir kutu içinde oturan zavallılara saygınlık sağlandı. Kağıtlara karşılık bir deprem çağırıyor doğa ana.
“Gel de kurtar beni bu bağnazlıktan!”