Nemli Bir Günde Canlı Bir Cenaze

Bir cenaze yürüyor güneşin altında. Terlemiş, kokuyor üstelik. Hadi diyorum gömelim seni, yakınlarda bir mezarlık var. Mezarlıklardan korkuyor olacak, bağırmaya, ağlamaya başlıyor.

Kimse görmüyor üstelik.

Gidişini de afili düşünmüş dangalak, son sözü söylememiş, vasiyetini yazmamış, sevgilisini son kez arayıp kıyak bir sevgi cümlesi kuramamış. Öylece can vermiş, hiç hesapta yokken. “Ne olacak şimdi?” diye soruyor. Ben ne bileyim lan! Gömeceğiz işte, neyin davasını güdüyorsun hala. Bir de son sözlerini bana vasiyet etmeye çalışıyor. Ölene kadar kimseden beş kuruşluk bir iyilik istememiş belli. Çekingenliğinden anlaşılıyor. Kabul etmiyorum. Seni insanlardan farklı görüyorum diye sana iyilik etmemi beklemen biraz aptalca.

En fazla iyiliğim şu olur sana.

Son küreği ben atarım toprağına.

Sıvı Sabun

Mekanın kapısının önündeyim, yanımda İsmet var. İsmet de yakışıklı çocuktur, eli yüzü düzgün kalıbı yerinde. Allah’ın özenle yarattığı tiplerden. Neden oraya gittik, nasıl bir anda bu mekanın önünde bulduk kendimizi bilmiyorum, her şey rüya bulanıklığında.

Tamam diyoruz, madem buraya kadar gelmiş bulunduk, içeri girelim. Kapıdaki güvenlik görevini üstlenmiş, cılız çocuk caz yapıyor. Piyanoda ismet, ben saksafon çalıyorum, çocuğun şefliğindeki orkestraya biz de katılıyoruz.

Şarkı hızlanıyor, yumruklar sertleşiyor, çocuğun eli yüzü kızarmış, İsmet’in burnundan hafif kan sızıyor, sızıyor, sıvı sabuna benziyor, kan demeye bin şahit aranıyor. Bir şeyi yok, babadan kalma kaşmir paltonun koluna siliveriyor.

İçeriden çıkan biri orkestrayı bir esle susturuyor, bizi içeri alıyor. Tamam diyor, geçin, içerideki çocuğa hesap gizli diyor. İsmet’te bir gülümseme.

Bir kat çıkıyoruz, yetmiyor çok kalabalık. Bir kat daha, olmaz çok gürültülü. Bir kat daha çıkıyoruz, hah tamam burası iyi.

Midem bulanıyor, ağzımda kan tadı. İsmet oturuyor, ben doğru lavaboya. Orkestra şefi iyi hırpalamış bizi.

Dönüyorum, ismetin oturduğu barla birleşik büyük masaya oturuyorum. Önümüzde iki jack şişesi. Birini ismet yarılamış. Diğer şişeyi de açacak, dur onu ben açayım.

Bir süre sessiz sessiz içiyoruz. Sonra İsmet;

-Yahu her şeye tamamım da, anama sövünce delleniyorum işte.

-İyi de oğlum adam anana sövmedi ki.

-Bir insana küfretmek için ağzından sözlerin çıkması gerekmez. Ben olmasam söverdi.

Harfler Kelimelerimin Günahlarını Gizler

O, nefesini tutarak saklanıyordu, çünkü bir metre bile yoktu saklambaç oynadığı çocukluk arkadaşlarıyla arasında. Bir nefes verse, yahut yanlış bir ses çıkarsa herkes zaten hazır olan herkes bir anda basacaktı kahkahayı. İçlerinden en gaddarının, en hızlısının ebe olduğu oyunda bütün kavramlar kahkahaların çıplaklığıyla ortaya dökülecekti. Mosmor olan yüzünün farkına varamıyordu, çünkü yüzündeki gariplikleri yalnızca aynaya baktığı zamanlarda sezebiliyordu.

Bazen olur olmaz geçirdiği baygınlıklardan hemen sonra bulunduğu yerin, -okul, bazen ev, bazen de internet kafe- tuvaletine gidiyor, kapıyı sıkıca kilitleyip uzun uzadıya aynaya bakıyor, yüzündeki sarılığı, gözlerinin altındaki morluğu seyre dalıp, ölümün bir varlığı mı yoksa bir yokluğu mu ifade ettiğini anlamaya çalışıyordu, ya da sadece buna benzer şeyler düşünüyordu. Yine de bu ölüme yaklaştığı anlar ona dayanılmaz bir haz veriyordu. Bilincini kaybetmek onun için korkutucu bir bulanıklıktan ziyade simsiyah bir berraklık veriyordu ve O, bu berraklığı hissetmekten sıkılmayacağını düşündüğü için -yahut doktordan korktuğu için-, henüz hastanenin kapısından bile geçmemişti evdekilere haber vermeden kaçtığı çarşı maceralarını yaşarken. Zaten o yaşta tek başına doktora gidip ne diyecekti ki? Anne- babası böyle bir şeyi dikkate alsalar bile o ayın bütün nafakasını saçma bir nöbetler zincirine makas olarak kullanmak zahmetini göstermeyeceklerdi. Ya da O öyle düşünüyordu. Ya da bu nöbetlerin kendisine bir zihin berraklığı sağladığını ve bu zamanlarda yaşıtlarının hayal dahi edemeyeceği şeyleri düşünebilme yetisi verdiğini düşünüyor, bu süper gücün kendisinden alınmasına katlanamayacağını düşünüyordu. Yani belki de daha o zamanlardan farketmişti hiçliğin varlıktan daha fazla şey ifade ettiğini kendisi için.

S, yüzüne baktı, ve bastı kahkahayı yarım bir çatallıkla, kahkaha tufanına P de katıldı.

Cenaze Merasiminde Açık Unutulan Kayıt Cihazı


Cenaze törenini kendi düzenlemişti. Neden böyle bir şey yaptığını sormaya fırsat bırakmadan azarladı bizi kaşlarıyla.
Evin bahçesindeydik. Güzel bir kahvaltı masası, cennete benziyordu. Biz kahvaltımızı yaparken biraz daha bekledi merdivenlerin önünde, etrafta gezinirken yoldaki taşları birer birer düzelterek geldi.
Önceki gecenin fırtınası yeni dinmişti içinde. Düzen takıntısını o gece yenmiş olduğunu düşünüyordu. Merdivenlerden inerken fark etti, o kadar kolay değildi. Yerlerde birbiri üzerine rastgele dizilmiş taşları eline geçirdiği bir küçük keserle törpülüyor, tören için her şeyin nizami olması gerektiğini bize gözlerinden çıkan ateşlere şekiller vererek anlatıyordu.
Sustuk. Orada bir sürü arkadaş, aile, okuldan dostlar, hocalar, sevgililer.
Hepimiz bir sinema sessizliğinde onu izliyor, sonraki eyleminin nelere mal olacağını merakla bekliyor, ne zaman ara verecek de sigara molasına çıkacağız diye bekliyorduk. Malum tören alanında sigara içmek yasak. İzmaritlerin nizami dizilmiş ladinler arasındaki küçük göletleri kirletmesine katlanamıyordu. Bunu yıllardır evine gelen bütün cenazelere anlatmaya çalışmış, acılı yüzlerden anlayış beklemişti.
Kahvaltıyı kaldırmış, bütün masaları düzenlemiş, masa örtülerini masalara sermiş, içecekleri yardımcılarına son kez kontrol ettirmişti. Sonunda bitti. Her şey artık istediği gibiydi. Bu karanlık evden çıkacak son cenazenin kendisi olması gerektiğini düşünmüş, böyle bir organizasyona girişmişti.
Üst kattaki Neriman Teyze bir sürü kanepe yapmıştı, koltuksuz masalara dağıtılmak üzere. Bayram havasında geçsin istiyordu tören. “Şimdiki gibi değil… Eski bayramlar gibi olsun.” diyordu.
Kırdığı her bir parke taşından çıkan tozları kirpikleriyle temizliyor. Etrafa uçuşan taş parçalarını ağaçlardaki kuşlara fırlatıyordu. Kuşların etrafı kirletmesine dayanamıyordu. Son bir kaç yıldır kuşları sevmediğini herkes biliyordu. Halbuki evinin girişindeki tabelada iki tane birbiri üzerine ters yüz edilmiş kuş figürleri vardı. Herhalde ailesinden kalma bir saçma kuruntu olacak. Kurcalamadık. Bir dakika durmadı son hazırlıkları tamamlamaya çalışırken.
Bunları önceden yapması gerekmez miydi? Neden bizi bu aptal ayrıntıları düzenlemeye çalışmakla bekletiyordu ki? Ölseydi de gitseydik artık. Herkesin işi gücü vardı. Sevgililer, tekrar sevmek üzere, hocalar derslerine gitmek, arkadaşları barlarda dans etmek, bense ne yapacağımı bilmeden sokakları turlamak, yahut yas tutmak üzere bekliyorduk. Biraz daha beklersek her şey berbat olacak herkes dağılacak, bütün ladinler ateşe verilecekti.
Neden bu kadar hazırlığı önemsemiyormuş gibi davranıyordu. Anlamlandıramıyorduk. Kürsünün etrafındaki dolaşmış kabloları da düzenleyip son kez kürsüde konuşma yapacağını anlatmaya başlamıştı elleriyle.
Sesini duyamayacak kadar uzak, sarılıp öpebilecek kadar yakındık.
Sonunda etraftaki üç büyük hoparlörden bir sesle konuşması başlamıştı. Ses kontrollerini yaptıktan sonra bir kaç cümle anlatmasını ardından ölümünü bekliyorduk. Bizi buraya neden topladığını anlattığı bir kaç cümle zırvaladıktan sonra konu başka yerlere gitmeye başladı. Sevgililerinden biri konuşmanın onlara geleceği korkusuyla lafa atıldı. Naif bir hicivle onu susturduktan sonra konuşmasına devam etti. Konunun nereye gideceği hakkında kimsenin malumatı olmadığı belliydi.
Son sözlerini söylerken takınılan bir edayla “Rıfat seni severim, bu malikane ne cenazeler ağırladı, her birinde ev sahibesiydim. Şimdi ilk ve son kez burada misafirim. Sen benim hiçbir şeyimsin. Hep öyle oldun. Bundan sonra da öyle kalacaksın. Bu bir aile mirası.
Hiçlikler ailesi.
Burayı bana devreden kişinin hiçbir şeyiydim. Şimdi de sen benim hiçbir şeyimsin. O yüzden bu malikaneyi sana devrediyorum” dedi.
Son bir kez, en sevdiği şarkının nakaratını söyledi.
Masanın altından çıkardığı barettayı şakağına dayadı ve kafatasını merdivenin girişine doğru patlattı.
Alkışlar eşliğinde kalabalık dağıldı. Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Öylece kalakaldım. İnsanlar etrafımdan ışık hızıyla taziyelerini sunarak dağılıyorlar, bense hiçbir şey söyleyemiyordum.
Cenaze işlemlerini tamamladıktan sonra hiçimin, hazır bulunan banyoda kanları temizleyip, tabutuna koydum. Bana böyle ilginç bir görev bıraktığı için mutlu olmadığımı söyleyemem, ama…
Hayatımda ilk defa biri bana güvenmiş ve bir görev vermişti, ama…
Şimdi ladin ormanlarında yürürken elimdeki ses kayıt cihazı düşüncelerimin elektronlarına tecavüz ediyor ama…
Bunları anlatmak zorunda kalmış olmam belki beni güçsüz hissettirecek ama…
Yine de anlatmalıyım. Ben hiçbir şeyim ve ilk defa hiçbir şey olduğum için umutluyum.