Zihni ile Keş Arasında Amansız Mücadele

Zamanda serseri kurşun çevikliği, yeleği üzerinde devrik liderinin resmi

Vücudu üzerinde gezintiye çıkmış belirgin fikri, sınırı geçmesin diye elli altın daha.

Henüz uyku ama gösterdiği bir asırlık rüya değil de ne?

Asıl olanı ne zaman ayıracak yalandan,

Hangi ırgatı düşürecek geçim derdi diye bir zalim ocağına,

Kuytularda korkak farelere kurduğu kapanları etkisiz kılsın diye,

Şimdi; yıllardır içinde ruhunu arayan zaman, şimdi olmasın diye

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor yahut onunla dalga geçiyor.

 

Zihni ki, bir rüya mı yoksa bu zihnine ilişen manyetik tecavüzler, bilemiyor

Yalpalayarak, yalın ayak gezintilerinin sonunu kumsallarda bitirerek

Yalan olmasın ama

Kum taneleri içerisinde gördüğü her haşereden aman diliyor.

-ki haşereyi pek sevmez gece vakitlerinde, geceler sarı tonlarında olmadığı sürece-

Gösteriş gibi de olmasın diye sessizce sunduğu sunakların hamiline 

Selvi boyunu, boynundan geçen kirli kanlara bulamaya kadar varacak belki inadı

Yanıyor, kavruluyor, durmuyor

Salyangozların yaratıcısına yalvarıyor.

 

 

Keş ise yirminci katlara bakıyor, zaman buraya kadar nasıl ilerledi diye

zihni meşgul,

Bakıcısıyla bilerek yahut bilmeyerek

Anlaşamayan ihtiyarlığının yüzlerini

Zemheri yeşillere yerleştiriyor, okkalı bir küfrü alınlarının tam ortasına yakıştırıyor,

Tahribata yeminli, tarihinden emin olamadığı imansız düşüncelerini

Gariban kolyelerinin kurşunlarıyla kırmızılara boyuyor.

Ressamlığı da kötü zaten, diploması karpuzcudan

O kırmızı oldu mu hiç bu ihtiyar yirmiliklere diye

Salyangozların yaratıcısıyla dalga geçiyor.

Bir İsim Dedi Rüyamda Tüm Mekanları Senden Bildim

Bilindik bütün kelimeleri sil, süpür

Yahut darmadağın bir odanın karanlığında

Tüm hatalarım zifir gözlerimde sürme

Desem de sür, uğrak mekanlarım senden geçer

Beni bu zehirden önce bir an da olsa bul

Mevzu sen diye görünse de sen değilsin sende olan

Bil diye söylediysem de düşün, özgürlük

Dedi bir bilge, çığırtkanlara selam et, düzgünlükten yani

Beni bu diyarlardan sen sür,

Desem de sürme, yanında kalayım diye, yalınlıktan

Yanlışlıkla olandan, aydınlık yarınlarda tutsak

Kaldıysak burada bir başımıza seninle ben,

Senden bilme, sen diye bildiğim dertlerimin sebebini

Eğri otur, doğru dur, omzunda binlerce ağırlık

Omurgan ne yapsın bunca tantanaya, memleket

Dağlık, darmadağınık bir köy İstanbul

En sevdiğin mekandan medet, bir dilek tut

Yarına ulaşamasak da, yarın olacak, yarın

Bizi kurtaracak, tek şey varsa eğer

Adı sen değil, senden bilme

Desem de kendinden bil, yarının adı, umut!

Bin Ağrıya Bir Ağıt


Kalksa da geçse şu üşüyen ateşin başına
İçimdeki sıkılgan ve bir o kadar doğurgan korku
Elini uzatsa da yaksa kendi canını
Acısını hissetsin diye o güzel ismin vücudu
O ki her dert onda, deva da uzakta değil
Ama uzak yakında, ardı ardında ve dağ başında
Bir korku ki her anda ve yakında
değilse de yaklaşmakta
Kalksa da geçse şu içime sinmeyen ateşin başına
İçimdeki şu utangaç ve bir o kadar haklı özlem
Ne olur diye yalvarsa, ne olur!
Yakma artık sık sık boğazıma giden ellerimi
eksi kırklarda dolaşırken sokakları
Yüzünü görmek için uzattığım yolları
Hayaliyle koşuşturduğum ırmak kenarlarını ve
komidinden devşirme sörf tahtamı
Yakma artık ne olur
İçimde büyüyen rüzgarları
Öldüyse şimdi, gerçekten öldüyse
Ne olacak şu yirmi yıllık körpe vücudu
Kalksa da geçse şu gözlerimi yeşerten ateşin başına
İçimdeki şu bakire ve bir o kadar şuh sevgi
Sulak yerde yetişmese de o devrimci otlar
Temizlemeye çalışırken mezarını beş liralık bahşişe
Somurtkan yüzlü arsız veletler
Ne verirsen abi uyanıklığıyla ismine sövecekler
Duymazdan geleceğim bense
Lanet olacak her içime çektiğim nefese
Çünkü hatıraydı korumak gereken bekaret değil
Kalksa da geçse şu öldüresiye dövülmüş ateşin başına
İçimdeki sağır ve bir o kadar geveze uyku
Sen diye dinmese bilinmez bir mekanın uğultusu
Yine de sen diye devrilmese o demirden putlar
İçinden geçtiği iki yanında aslan figürleriyle bir koridor
İkinci tekilden sıyrılsa da bilinse
Ayakların altından süzülen bir zeminle
Uğrak bir çıkmaz sokağa çıksa sen diye
Yani dese ki kalkıp boylu boyunca uzanan bir dilenci
İki yüzlü dilenci
Hissikablelvuku
Nereden sokuldu bu his koynuma
Ne bu cinnet kovuğu başımda
Vursa boynumu da uyansam, kahpe kabus, sorgu
Kalksa da geçse şu ateşten perişan ateşin başına
İçimdeki şu yüz bin tonluk küfür ve yargı
Salkım saçak yağmurların altında yağmalanan
Ahraz. Bir enkaz, bir saz, devasa bir bağnaz
Söndürse diline değmeyen bir nefesle
Dindirse kederi, dumanı tüten bir keşişle.

Elli Beşinde Seyyar Sakıp’ın Mahalle Eşrafından Zihni ile Söyleşisi


Ben sokakta limon satıcısı,
İyi para var dediler.
Seyyar bir araba ile giriştim işe.
Belki 25 sene önce
Nereden başlasak, nasıl bulsak da bir sermaye,
En azından bir işe girişsek diye kırk damla düştü gözlerimin altına, gözyaşı diye;
ama terdi belki de.
Dudakları ıslatan tuzun yoğunluğundan seçilir mi hangisi olduğu,
düşündüm durdum o zaman, daha da düşünürüm.
Durmak zamanı değildi o zaman,
Yürüdüm, hatta yürür adım, koştum
En son ne zaman gözyaşımın tadına baktım,
Ne zaman alınterimin tuzuna vardım
Zaten evde bekleyen iki çocuğun
elleri açık sokaktaki veletlere.
Bir çikolat alıyorsun zar zor tutuşturuyorsun açık ellerine,
bulup buluşturup iki ediyorlar, yiyorlar mahallece.
Onlar da anasının çocukları, kızamıyorsun,
daha da seviyorsun, seviniyorsun üstüne.
Anası iki bardak bulgurdan pilav yapacak,
sebzesi yok,
komşu ister bir buçuğunu
-İstanbul’da bir buçuk mevsim zor-
bizim yarım bardak pilava kureyş okur da doyurur bizi yemekte.
Ah şu geçim davası,
boyadı ellerimizi nasırlara
Böyle süredursun,
şikayet etmenin sırası değildi zira
Hala da değil ha!
Bir büyüsün evlatlar,
hayatı onlara adadık ya
Eski teypte çalıp duracak
bir kaset alamadık on yıl boyunca,
Yollar yollara kavuşsun, yıllar yıllara
Yarın erişelim de bir hakkın divanına.
O zaman şikayet ederiz bizim veletleri
ancak yaradana.

Sokak Çocukları ve Eski Dostum Mermer


Ah şu memur düşünceler.
Nerede kaldı yalnızlığımızın orta kahveleri?
Üç kuruş denkleştirip satın alamadık
şu üzerinde yattığımız kaldırımları.
Bilirkişiler gezdi buralarda,
yağmur vardı,
şemsiyeler vardı.
Bir de battaniyeler ıslandıkça
cesetlik iddiaları çağlardı.
-Etrafını çizelim.
Çabuk olun, bir tebeşir bulun.-
İnsan küçükken
ölmekten korkmuyor anlaşılan
ya da bunu bir rolden ibaret zannediyor.
Ayaklarımız acıyor,
kuru yerlerde yağmurun hükmü hiçe sayılıyor.
Fırtına bastırıyor,
bulutlar inancımızı çürütmeye çalışıyor,
sanki bir küf denizinde
ekmek içinden bir sandala binmişiz,
bu derin koku
yavaş yavaş üzerimize siniyor.
Kelimelerimiz bitiyor ne acı.
Tazelemek için gönderilen bardaklardan
haber alamıyoruz.
Nerede kaldı kahveler?
Biz iki orta türk kahvesi söylemiştik.
Korkuların varacağı son liman
Camların üretildiği ortam.
Neden bu bardaklar yarım?
Sana çok alıştım, artık yapamıyorum.
Neredesin sevgili yalınlığım?

Görüntü Devriyesinde Bir Zatın Kimlik Kargaşası


Evvel zaman içinde bir bilmece, sesin kesik,
dikiş gerekli; iğne, iplik, dert ve hiciv.
Aynası kibir, vitrini tahmin, terzisi tenkit
Durma öyle belirsiz, söz ver, şehri ruhsuzlardan özgür
Bir mısra haline getir, tükettiğin heybeden!
Ezil, edebiyatın ruhundan da fakir.
Ruhun devrik, zehrin çiçek bezeli şiir,
dikiş gerekli; iğne, iplik, şan ve kibir.
Cebri kesir, ziyneti teşhir, zihni taksir
Söz ver, şehri şairlerden özgür
Bir kale düzenine getir, azmin haybeden!
Dik dur, ibadetin de başka alengir.

Hastane Koridorlarında Cehennem Kokuları


Kalıp üretmeye muktedir kalıplar
Üzerimdeki; yüzlerce yıllık bir koku
Kemiklere düşman bir ağırlık
Varlık düşmanı yoksulluklarım
Orman dini, kuralları katı
Çıralar ve ruhum arasında
Perçinlenmiş bir bağlantı elemanı var.
Çağdaş yapılar dizilmiş,
Çatıların üzeri bulutlarla çevrili
Bir yağmur bekliyorum beni kendime getirecek
Nereden, nasıl geldin diye sormadan
İçeri buyur edecek
Ağrılarla dizlerim arasında
Kaybedeni değişen daimi bir savaş var.
Bu bir hücre istilası karaciğerimin üzerinde
Doktorların hepsi hemfikir
-Moralini yüksek tut, içinde kalan bir şey varsa yap.-
Hatıralara düşman kalemler
Yara kabuğu gibi düştü ziynet eşyalarım
Nasıl olduğunu bilmeden
Zamanını kestiremeden
İnsan zihni, sınırları değişken
Tarihle, eylemim arasında
Haklı değil ama gerekli bir sürgün var.

Arama Kurtarma Ekiplerine Çağrı; Dostum Bir Masalda Mahsur Kaldı


Devren satılık kafalarda taş devri,
Zırhı delindi, bir kurşun bile değmemişti,
Keman seslerini susturun,
Bir renk daha teninde erimemeli
Dün yeşil, yarın şimdilik çizgi,
Gün dönümü, duvarlarında ruhlar alemi.
Hepsi birlikte bir demet oldu,
Hem de ucuzdu bağları
Şu sirtakileri kimin üzerinde yapıldı
Ses çıkarmadı zavallı, yarım kalmış özü
Bir kez daha, aşağılandı
Hem de ne aşağılanmaydı.
Hayat pahalı artık, yaş aldı başını
Göğsü parçalandı, ne kadar taşlanmıştı
Kurşun seslerini dindirin ne olur
Bir beden daha bu gürültüden irkilmemeli
Ölüsü budandı, parmaksız elleri delil
Tan ağardı, kanı şimdilik kurudu belki
Kül grisi, yavan isteklerin hepsi
Bir buz perisinin bedenindeydi, çizilmişti
Pervanelerin hepsi ateşte
Beni bu bedenden kurtar ey yaradan! dedi.
-Bunca acım yaradan değil,
Ben diye bir bedende sıkıştığımdan.-

Mezar Taşında Tanıdık Yüz


Kömür sürdüm yüzüme
Çatlaklarını doldurdum.
Devrimi yaktım, leş kokuları
Kahrı kahrettim, duvarlarımda sarı
Evet, zaten sarı olan duvarlarıma
Biraz daha sarı, çünkü sarılar çağlamalı
Bedenimdeki dikişler çoğalmalı
Algı yağmaları, yalın ağrıları
Sanrılarım kalbimde doğrulmalı.
 
Sonra yağmur sesinde belki
Belki beş metre bir bezin
-ki desensiz olmalı, beyaz olmalı-
Dikişsiz çehresiyle sevgilim
Zamandan kurtulmalı
Kırıp zincirlerini, tek gözlü gardiyanlara
Kızgın teşekkürlerden dökme
Bir gürzle katillerini taklit ettiğini
Göstermeli, gösterilerin sahibesi
 
Güzel yüzün ve kehribar gözlerin
Çarşaf teninde ruhlar alemi
Koyu macenta akınları
Bizi ve duvarlarımızı mahvetti.
Oysa sarı sanrı
Çok sarı, daha çok sarı
Sokakta kuşlar hakikaten sarı
Mevsimden diyorum herhalde mevsimden
Önümde hazal, uzakta Geyik dağları.

Bizim Mahallenin Şairi Bendim, Önce Sevgilim Sonra Küçük İskender Öldü


Ben, yok oluşların şairi, nasıl öldüm
İnanmadım da ondan devrildim
Sevdim de hakkı nedir diye
-bir ırgatın sırtında yüklü
saatleri gibi horlandım,
zorlandım, tökezimi sevmedim
diye düşündüm, diye düştüm-
Hakkını veremedim.
Ben bir çok ringde
Binlerce zihinle cebelleşip
Devrimi daimi sahiplendim.
 
Barınaklardan saklanır
Bas partilerinden demlenir
Ben yok oluşların şairi
Ne zaman, nasıl öldüm?
İnanamadım diye gözlerimi
Sürme diye taşlarına sürdüm.
Kör oldum diye kendime
Evvel zaman içinden,
Şiirlerden ve filmlerinden
Sahne süzdüm yüzünden
Aklımı çevirdim, belki de kaybettim.
Ben ölü şairlerin yok oluşu
Nasıl, ne zaman değil
Niye öldüm?
Bilmem dedim, cevap verdim
 
-kuru gürültüler yarattım
Tanrı gibi değil, hayır! Yoktan gelmedim.-
 
Öldüm diye hemen
Urgan sarıldı boynuma
Sıkışıyor boynum, kuru gürültülerim ıslak
Gözlerim kızarık
Ben şairlerin ölü yokuşu
Tamam yeter dedim,
Diye öldüm.