Bir Sessiz Çığlık, Adı: Doğa Ana


Buraya attı beni gökten. Etrafımda bodur ağaçlar. Yerde kafatasları, gözlerimde perdeler. Siyah bir zulmet çökmüş ormanın üzerine. Yalın ayak tekmelediğim ölü saçlar, oyduğum gözler belki de güzeller. Göremediğim her sahneye yazdığım bir eleştiri mektubu, aslında o kadar da eleştirilebilir bir film değil. Sahnenin tozu bir elimde, diğeriyle güller getirdim, ellerim dolu. En yakın mezar nerede?
Şimdi şuradan çıksam göklere kadar yürürüm, fakat ayaklarım bu eylemde tarafsız kalma kararında. Bir sürü kulu var, beni neden seçti acaba? Hükümlerinde ayrılık, zaman karanlık, dizlerim ağrıyor, sırtımda en az yüz kilo bir ağırlık.
Göremediğim her sahnede bir oyuncu, topluluğu azınlık, yalnızlığı yalınlık, üstü başı dağınık. Sesler var, çığlık! Kulaklarımla geldim buraya, arkam dağlık, önüm sığ bir derya. Ayaklarımda dövünen ıslaklık.
Her birimiz başka gemideyiz, halatlarından akıyor deniz, dağlara. Bir ton ağaç çekiliyor ağlara. Özür diliyoruz balıklar, yıllardır sağdık sizi, taziyemiz kalan sağlara.
Kaçmalıyım buradan. Uzaklara, çok uzaklara! Çağdaşlarım çağlıyor, cehaletle, önlerinde gezdirdiği hastalıklı kurbanlara. Rol çalmada usta arkadaki, öndeki saf nasıl olsa.
Ölüm gerek yayalara. Evler önünde binlerce tonluk demir yığınlarına saygı hat safhada. Toprak alındı, göklere taşındı, bir kutu içinde oturan zavallılara saygınlık sağlandı. Kağıtlara karşılık bir deprem çağırıyor doğa ana.
“Gel de kurtar beni bu bağnazlıktan!”

İç Sıkıntısı- Yayılmamalı

IMG_6513.JPGAnlamını kavramak için uğraştığımız her şey için daha önce herhangi biri tarafından açıklanma ihtiyacı duyulmuşsa eğer, anlamını kavramak için uğraşılan şeylerin gerçekten anlamlı olduğuna inanmalı mıyız?
Belki de yokluğu ile gündeme gelmemek için varlık yalanı söyleyen bir kaç muzip yüzünden bugün saçma sapan inançlar uydurduk kendimize, kim bilir.
Zaten kim bu kadar şeyi anlamlandırmak istemiş ki? Kim bu anlam tüccarı? Kimin ürünü bu dünya üzerine kurulmuş rahatsız fantezi?
Kavga etmek yerine küfür etmeyi bulan diyorlar medeniyetin kurucusuna, kavga etmek için kullanmayan küfürbaz oluyor da kendini dizginlemek için kullanan haklı mı?
Ne komik bir dünya düzeni, seviye arayan bir ahlak bekçisi değilim. Ama yine de yazmalıyım içimden geleni. Yayınlanmayacak olsa da nasıl ölündüğünü bilmeliyim. En güzel ölümün nereden kiminle geldiğini bulmalıyım. Galiba aklımı toplayamıyorum. Kişilerin ve olayların bana neler hissettirdiği hakkında henüz bir fikre sahip değilim. Galiba bunun tam teşekküllü eğitimini almadan da böyle bir yargıya varamayacağım, farkındayım.
Sessizlik istediğim bütün varlıklardan yokluk beklemem mantıklı değil. Sessizlik, yokluğun yemeğidir. Bugün insanların bu gereksiz orucu bozmaması ne kadar anlamsız. Bu yanıltıcı rezil uğraşları ne zaman anlayacak gösterme tanrısı olmaya çalışan, mitolojilerden roller çalan rahatsızlar? Bu bir değer karmaşası, ağrı aksı, haz ağrısı.
İçki masasında verilmiş sözlerden daha ağır söylediğin sözlerin kokusu. Her neyse konuştuğumuz şeylerin konusu. Algı operasyonları her dilde ve çevrede. Bugün siyasetten daha aptalca bir şey varsa o da yarın da var olma çabası. Belki de hemen yok olmalı, bir yolunu bulup bir gezegeni kendi toprağı ilan edip bu aptallıktan kaçmalı. Hemen burada, yok olmalı. Okumadan, dinlemeden, anlamadan, söylemek istediğini söylemeden şu an yok olmalı.
Ben de göstermeye çalışıyorum. Görülmemiş olanı. Ne farkım var onlardan, onların da varlığı buna bağlı. Gördüklerini görmemiş olana göstermek ne derece anlamlı? Ben gösterdiklerimle yok olmaya çalışıyorum bence bu anlamlı. Belki de insanlara göre tavrım, yanlı. Umrumda değil. Kelimeler arasında durdum ve etrafımda yüklem yağmurları. Bunların yarısı belki de tamamı yayılmamalı. Sezgi dediğimiz kuruntu belki de. Belki de anlamadığımız şeyleri gerçekten anlamamız gerekiyor. Bu ağdalı anlatımlar, bağnaz takıntılar, batıllar…
Kahveni yudumla, rahat bırak dünyayı.

Bir Sinema Dehası

011220142138348315131.jpg
Ahmet Uluçay’a…
Onu anlamadan, sinemayı anlayamaz sinema uğruna hayatını harcayan insan. Öyle bir kaç kitap yazmayla, onu bunu eleştirmeyle, bilmem kaç cilt mürekkep yalamayla Ahmet Uluçay’ı anlayamaz sinemacı, anlayamamalı! Ahmet olmak için, aşk gerek. Mesela “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filminin ödül törenindeki konuşmasını dinlemek gerek Ahmet Uluçay’ı anlamak için. Büyük yönetmenlerin ödül törenlerinde smokinlerle, grand tuvaletlerle verdikleri pozlardan sıyrılmalı. Sade, normal bir vatandaş olmalı belki. Bir kot pantolon, bir siyah tişörtle çıkmalı en büyüklerin gözü önüne. Belki de her şeyine sinemanın; yoksulluğuna, baskılarına katlanmalı aşk için. Onlarca kösteğine göğüs germeli, “Sen köylüsün, ne anlarsın sanattan, sinemadan!” diyenlere bir cevap olmalı. Sanat dediğimiz şeylerin aslında insanın doğasında var olduğu gerçeğini unutmamalı. Çocuksu duyguları, hevesleri kapital dünyanın zincirlerine vurmadan yarışmalı. Yapışmalı yakasına insan olmanın haklı gururunun. Sanatın aidiyetinin yalnızca sanatkara oluşunun paçasına bir makas atmalı. Ne didaktik, ne lirik olmalı. Şair olmalı, dahi olmalı, aşık olmalı ve yok olmalı.
Onu anlamak da yetmemeli sinema yoluna baş koymuş insana. Yönetmen olmak için onlarca film çekmek yetmezmiş, bir de en büyüğünden aşk gerekmiş, o bunu tüm Türkiye’ye gösterdi. İşine duyduğu, eşine duyduğu, arkadaşlarına, yurduna duyduğu aşkı hissetmeli insan. Meselemiz Ahmet Uluçay’ı hissetmek olmalı. Ve Her ne gerekiyorsa yapmalı, Ahmet Uluçay olmalı. Bunun için küçük bir köyde yaşamak gerekse en küçük köyü bulmalı, mitolojiden Çarşamba karıları beğenmeli kabuslarına. Sanatta rahat olmaz der bir hocam, ne kadar haklı. Belki de en rahatsız iskemlelerde uyumalı. Ya da yapıtını birine anlatmadan gözlerine uyku sokmamalı. Yalnız kalmalı, sokaklarda kalmalı, yapımcı yapımcı dolaşmalı. Kendine inanan temiz bir yürek bulmadan can vermemeye çalışmalı. Ahmet Uluçay’ın “Sinemayı Lumiere kardeşler bulmasaydı, vallahi ben bulurdum.” demesindeki gibi bir inançla yoğrulmalı. Bir arkadaş bulmalı, öncelik sıralamasında değerli olan her nesneyi birinci sıraya koymalı. Birincilik paylaşılır ona göre, ikinci olanı yapmaya değmez çünkü. Yapmışsa da geçim sıkıntısı, ne yapsın. Muavinlik de yapar insan çıraklık da. Ama bir gün yapmak istediği yapıta muhakkak ulaşmalı.
Bir tane uzun metraj, bir kaç tane kısa filmle yönetmen olunur. Sinema dehası da olunur. Buna Ahmet Uluçay denir. Ruhu şad olsun.

Emir Değil İbadet

IMG_0776.JPG
Felsefenin ekmeği burjuvanın fırınlarında pişer. Zavallıya düşünmek düşmez. Zavallı olan hep düşer, sıfatını karıştırır düş görmeye çalışırsa düşünmeye fırsat vermeyenle çatışır. Hayallerin için fırsatları kovalamayı bırak. Seni senden çalan nesnenin sonuna bir “izm” koy, haykır, küfret, kavga et. Neslin besini ekmek değil, et. Kes bir parçanı ortaya koy ve ziyafet! Tabakları kuralına göre diz, saçmalıkların adı zarafet. Amacından sapmış medet umduğumuz şeylerin adı her neyse. Rezalet. Adın bir harften ibaret. Yalan yanlış düşüncelerinle insanları kepaze et. Belki de olduğun gibi olmalısın. Sıfatından yararlandığın her cümleden özür dilemeden dünyadan göç et(me). Parantez içi tavsiyelerinden yararlan ve bütün hayatını yokluğun pahasına hibe et.

İnsan Müsveddesi

DSC07907.JPGVarlığını diğer insanların varlığına borçlu olanlara ne demeli? Nasılsın mı? Sormanıza gerek yok. İyiler. Düşünmekten aciz varlıklar, mutlular. Ne zaman bu hale geldik? Fikirlerimiz yaşıtlarımızın beğenisi ile değer görmeye başladığından beri mi? Ya da daha kötüsü görüntümüzün güzelliği takdire şayan olma zorunluluğunu ilke haline getirdiğimizden beri mi? Öyleyse çok fazla zaman olmadı. Biz bu milenyumun otuz beş santimetre küplük hacme sığdırdığı mahkumlar olarak yaşıyoruz. Düşsel mutluluğumuz görsel hazza yerini bırakırken, bayrak elimizden düşüyor, eğilip almaya tenezzül etmiyoruz. Bayrak düştüğü için de önümüze gelene küfür, kıyamet. Ne ilginç varlıklar, şu var olduğunu kanıtlamaya çalışanlar. Hayatta iyilik yapmaya çalışan insanların bile hastalığı, marka olmaya çalışmak. Oysa bir elin verdiğini diğeri? Her neyse ne kadar zavallı bir durum bu. Ne zaman mutlu bir anı yakalamaya çalışsak, aslında onları küçük bir ekrana hapsedip, oradan izliyoruz. Kötü bir şeyi oradan görüp kınayıp, küfürler ediyoruz.  Ne acı doğal gözler yerine yapay olan bilmem kaç megapiksellik adi gözleri kullanmaya başlamış olmamız. Ne acı hislerimizi gerçekten önemseyen insanlar yerine hayatımıza ucundan kıyısından temas etmiş üç beş yüz kişi ile paylaşıp buradan benliğimizin eşsiz notalarını görüş odalarındaki diğer mahkumlara dinletmeye çalışmamız. İki kişi az üç kişi fazla. Verilen değer sayısal rakamlara dökülmüşse burada düşünmemiz gereken bazı şeyler var. Soyut olan her şeyi somutlaştırıyoruz. Sonra ortaya çıkıp “Sanat soyut olmalı” diyor, soyutlaştırma çabası ile debelenip duruyoruz. Aslında sanat görebildiğimiz ama önemini kavrayamadığımız şeylerin bazı insanlar tarafından o şeylerin önemini kendi istediği yerde istediği zamanda ve istediği şekilde talep eden insanlara gösterme eyleminin başarısından başka bir şey de değil. Yani başarı öyküsünde başarı değil öykü olan, öykünün başarılı olması.
Densiz insanoğlu, karşısında olmayana ne de güzel hakaret edip aşağılayabiliyor. Karşısında olsa utanır ama bu da iyi bir şey. Henüz insanlığımıza erişememişler demektir. Sadece içimizdeki şeytanı belli bir süre kodes konserlerine çıkartıyoruz şimdilik. Ağzımıza geleni söyleyip insanları kırıyoruz. Oysa ne kadar lazımsa o kadar zarif olmalı insan. Duygu sömürüsü yapanlar suçsuz mu? Hayır. Ama kusurlunun bile örtmemizi beklediği bir kusuru varken, insanlardan soyutlanıp dağ başlarında fotoğraflar çekip küçük hapishanemizde sergi haline getirmemiz ne kadar insani? Zavallı ben. Ne kadar geç kalmışım dünyaya gelmek için. Yaşım yirmilerde, zihnim atalarımla eşsiz bir yerde, zeybekte.

Erken Taziye

IMG_0346.JPGKişilik, taş, gerilim, davranış… Söylediğiniz her şey aslında bir geri dönüşüme hizmet ediyor. Işığı görmezden gelemezsiniz. Boşuna uğraşlarınızın hepsi aslında bir kavrayış. Adil değil fikirleriniz. Ölüm; bu kadar basit değil derdiniz. Ölünce aslında ne kadar basit olduğunu anlarsınız. O kaçışlar, kaybolmaya çalışmalar, düzenli hissedilen önsezilerin yan etkileri altında kalıyor istekleriniz. Sizin o hiçbir kalıba sığmayan ılımlı tavırlarınız. Çileden çıkartan bir akıla geliş. Bir özenti sevginiz. Aslında o kadar kaba değilsiniz ve de anlayışsız. Siz sadece siz olmaya çalışmak konusunda biraz beceriksizsiniz. Dönmeye çalıştığınız her özden azade kişiliğiniz. Susuz kalmış edebiniz, sezginiz. Galibi olmayan bir savaşa tutuşmuşsunuz, sadece kaybedensiniz. Kaybedersiniz. Onları anlamak için onlardan olmaya gerek yok, anlamaya çalışın. Doğru ya, siz kendinize göre çok değersizsiniz. Sel gibi akıp giden bir devinim içerisindesiniz. Size bir şey anlatmaya çalışmıyorum. Ben de sizdenim. Ben sizi fark edebilen farklı bir sizim. Kalmadı izim. Kayboldum, mutlu olabilirsiniz.

Aforozma

ciglik.jpgSabrı taşmak ve sabrı kalmamak aynı şeyi ifade ediyorsa eğer gerçekten, varlıkla yokluğun ilişkisi şimdi tam burada çözülmeli. Dünya var ile yok arasında bir araf olmalı diye düşünmüştüm, bugün var yarın yok olma derdi dün ve bugün ile ilgili bir zaman meselesi değil mi acaba.? Zaman ne kadar aciz, bugün var olan şeyi yarın yok edebiliyor, geri dönüştürse de asla aynı şekle geri getiremiyor. Biz bekleyenler artık yorulduk, bizi zamanın olmadığı bir yere bir zaman belirtmeden göndermeli yetkililer. Yetkilerini sadece yetkinlikleri doğrultusunda kullanmayanlar var oldukça mümkün değil diyorsunuz, anlayabiliyoruz. Zaten onlar da var oldukları meziyetleri tutkuları ile yok ediyorlar.
İnsan kendini tanıdığını düşündüğü anda yanılandır. İnsan yalandır. Kendini bile kandırabilen bir yokluktur, umutsuz hayatını umuduyla güzelleştirdiğini düşünür, yanılır. Umut kendini yanlış tanıyan insan için züğürt tesellisi. Hiçbir zaman istediği yerde olamayacak insanları olmak istediği yerde hissettiren sahtekar dürtü.
Bir derdest ruhlu zalim.
Ne güzel kendini kepaze ediyor, eril küfürlerini cesaretle savuruyor. Eğil! Yüzüne vuran her şey Muhammed Ali’nin yumruğu kadar yıkıcı. Ezici karakterinden olsa gerek durumunu göremiyor. Görgü kurallarını yerle bir etmeyi hak sayıyor. Ezil! Kendini sevmeye başladığın anda bir kamyonun 35 inç tekerlekleri altında bulursun kendini. Müstehak!
Mazlum tavırları çileden çıkarır, çünkü her şey kalbinde kendi bildiğinden ibaret sayılır. Eh işte, ona göre beyaz olan her şey aslında sarıdır. Güneşin üzerinde bıraktığı ışığı yanlış anlamıştır. Günü gün saymayıp ışığı renkle bağdaştırır.
Kaybol! göz önünde olan her şeyin aslında ölümü yakındır. Popüler ağrıların, anlık sancılardan farklı değil. Küfür yok! Ağır ol.
Senin için yokluğun varlıkla olan ilişkisini görmezden gelmeye çalışamam. Çünkü her karanlığı ışığın yokluğu sanan bir namağlup karakterin var.
İnsan haklı olmak için yaşarsa yok olamaz, yok olamayan varlığın varlığı, denizin maviliği gibi, yalancıdır. Sadece denizin dibindeyken dinine sarılan bir imamsın. Sana ne anlatsam, nasıl anlatsam diye zamanımı harcayamam. Yazıktır.