İç Sıkıntısı- Yayılmamalı

IMG_6513.JPGAnlamını kavramak için uğraştığımız her şey için daha önce herhangi biri tarafından açıklanma ihtiyacı duyulmuşsa eğer, anlamını kavramak için uğraşılan şeylerin gerçekten anlamlı olduğuna inanmalı mıyız?
Belki de yokluğu ile gündeme gelmemek için varlık yalanı söyleyen bir kaç muzip yüzünden bugün saçma sapan inançlar uydurduk kendimize, kim bilir.
Zaten kim bu kadar şeyi anlamlandırmak istemiş ki? Kim bu anlam tüccarı? Kimin ürünü bu dünya üzerine kurulmuş rahatsız fantezi?
Kavga etmek yerine küfür etmeyi bulan diyorlar medeniyetin kurucusuna, kavga etmek için kullanmayan küfürbaz oluyor da kendini dizginlemek için kullanan haklı mı?
Ne komik bir dünya düzeni, seviye arayan bir ahlak bekçisi değilim. Ama yine de yazmalıyım içimden geleni. Yayınlanmayacak olsa da nasıl ölündüğünü bilmeliyim. En güzel ölümün nereden kiminle geldiğini bulmalıyım. Galiba aklımı toplayamıyorum. Kişilerin ve olayların bana neler hissettirdiği hakkında henüz bir fikre sahip değilim. Galiba bunun tam teşekküllü eğitimini almadan da böyle bir yargıya varamayacağım, farkındayım.
Sessizlik istediğim bütün varlıklardan yokluk beklemem mantıklı değil. Sessizlik, yokluğun yemeğidir. Bugün insanların bu gereksiz orucu bozmaması ne kadar anlamsız. Bu yanıltıcı rezil uğraşları ne zaman anlayacak gösterme tanrısı olmaya çalışan, mitolojilerden roller çalan rahatsızlar? Bu bir değer karmaşası, ağrı aksı, haz ağrısı.
İçki masasında verilmiş sözlerden daha ağır söylediğin sözlerin kokusu. Her neyse konuştuğumuz şeylerin konusu. Algı operasyonları her dilde ve çevrede. Bugün siyasetten daha aptalca bir şey varsa o da yarın da var olma çabası. Belki de hemen yok olmalı, bir yolunu bulup bir gezegeni kendi toprağı ilan edip bu aptallıktan kaçmalı. Hemen burada, yok olmalı. Okumadan, dinlemeden, anlamadan, söylemek istediğini söylemeden şu an yok olmalı.
Ben de göstermeye çalışıyorum. Görülmemiş olanı. Ne farkım var onlardan, onların da varlığı buna bağlı. Gördüklerini görmemiş olana göstermek ne derece anlamlı? Ben gösterdiklerimle yok olmaya çalışıyorum bence bu anlamlı. Belki de insanlara göre tavrım, yanlı. Umrumda değil. Kelimeler arasında durdum ve etrafımda yüklem yağmurları. Bunların yarısı belki de tamamı yayılmamalı. Sezgi dediğimiz kuruntu belki de. Belki de anlamadığımız şeyleri gerçekten anlamamız gerekiyor. Bu ağdalı anlatımlar, bağnaz takıntılar, batıllar…
Kahveni yudumla, rahat bırak dünyayı.

İnsan Müsveddesi

DSC07907.JPGVarlığını diğer insanların varlığına borçlu olanlara ne demeli? Nasılsın mı? Sormanıza gerek yok. İyiler. Düşünmekten aciz varlıklar, mutlular. Ne zaman bu hale geldik? Fikirlerimiz yaşıtlarımızın beğenisi ile değer görmeye başladığından beri mi? Ya da daha kötüsü görüntümüzün güzelliği takdire şayan olma zorunluluğunu ilke haline getirdiğimizden beri mi? Öyleyse çok fazla zaman olmadı. Biz bu milenyumun otuz beş santimetre küplük hacme sığdırdığı mahkumlar olarak yaşıyoruz. Düşsel mutluluğumuz görsel hazza yerini bırakırken, bayrak elimizden düşüyor, eğilip almaya tenezzül etmiyoruz. Bayrak düştüğü için de önümüze gelene küfür, kıyamet. Ne ilginç varlıklar, şu var olduğunu kanıtlamaya çalışanlar. Hayatta iyilik yapmaya çalışan insanların bile hastalığı, marka olmaya çalışmak. Oysa bir elin verdiğini diğeri? Her neyse ne kadar zavallı bir durum bu. Ne zaman mutlu bir anı yakalamaya çalışsak, aslında onları küçük bir ekrana hapsedip, oradan izliyoruz. Kötü bir şeyi oradan görüp kınayıp, küfürler ediyoruz.  Ne acı doğal gözler yerine yapay olan bilmem kaç megapiksellik adi gözleri kullanmaya başlamış olmamız. Ne acı hislerimizi gerçekten önemseyen insanlar yerine hayatımıza ucundan kıyısından temas etmiş üç beş yüz kişi ile paylaşıp buradan benliğimizin eşsiz notalarını görüş odalarındaki diğer mahkumlara dinletmeye çalışmamız. İki kişi az üç kişi fazla. Verilen değer sayısal rakamlara dökülmüşse burada düşünmemiz gereken bazı şeyler var. Soyut olan her şeyi somutlaştırıyoruz. Sonra ortaya çıkıp “Sanat soyut olmalı” diyor, soyutlaştırma çabası ile debelenip duruyoruz. Aslında sanat görebildiğimiz ama önemini kavrayamadığımız şeylerin bazı insanlar tarafından o şeylerin önemini kendi istediği yerde istediği zamanda ve istediği şekilde talep eden insanlara gösterme eyleminin başarısından başka bir şey de değil. Yani başarı öyküsünde başarı değil öykü olan, öykünün başarılı olması.
Densiz insanoğlu, karşısında olmayana ne de güzel hakaret edip aşağılayabiliyor. Karşısında olsa utanır ama bu da iyi bir şey. Henüz insanlığımıza erişememişler demektir. Sadece içimizdeki şeytanı belli bir süre kodes konserlerine çıkartıyoruz şimdilik. Ağzımıza geleni söyleyip insanları kırıyoruz. Oysa ne kadar lazımsa o kadar zarif olmalı insan. Duygu sömürüsü yapanlar suçsuz mu? Hayır. Ama kusurlunun bile örtmemizi beklediği bir kusuru varken, insanlardan soyutlanıp dağ başlarında fotoğraflar çekip küçük hapishanemizde sergi haline getirmemiz ne kadar insani? Zavallı ben. Ne kadar geç kalmışım dünyaya gelmek için. Yaşım yirmilerde, zihnim atalarımla eşsiz bir yerde, zeybekte.

Gösteri Başlasın

IMG_9571.JPGYaşadığı ve zevk aldığı şeyler olmalıydı. Neden farklı olduğunu hissediyordu ki? Öyle olduğunu düşünse bile bunu bize söylemesi ne kadar anlamlı? Bizden farklıysa onu zaten anlayamayız. Bize kendini anlatmaya çalışan insan bizden farklı değildir. Anlaşılmaya ihtiyacı vardır çünkü. Yani yalnızdır. Yalnızlık bir yokluk hali değil yanlış anlaşılmasın. Yalnızlık bir his. Etrafında binlerce insan dahi olsa oturup ben ne yapıyorum diye bir dakika düşünebiliyorsan sen de yalnızsın. Zaten ölüm de yalnızdır. İnsan ölüme benzemeli biraz. Sade, ürkütücü, kurtarıcı, rahat ve rahatsız. Ne olduğu bilinmemeli insanın. Yani bizden farklı değilsin. Ama olmaya çalışıyorsun. Bütün devrimler sözcüklerle başlar. Önce farklı olduğunu söyleyeceksin. Sonra bunu kanıtlamaya çalışacaksın. Yalnız kaldığında da aynı mısın? Etrafına bak. Bir kitap görüyorsun, ona dönüşmeye çalışıyorsun. Kabul et çok kolay etkileniyorsun.
O kadar fazla sözcük var ki, bazen ellerimden değil gözlerimden dökülüyor cümleler. Biraz tuzludur yemeğimiz, gözlerinin kararması ondan, yüzünü yık açılırsın.

Korkulukla Satranç

Hayır. Dahası var. Biliyorum diye geçinen rahatsızlar. Duygusuz bencil nesil gerçek. Yedeni rezillik ağır akorlar. Altı karat pırlantalar, aylak karanlıklar. Kelimelerin tükenişi sivil darbe, dilin ne olduğundan habersiz, düet bir düşünceyle sahte. Kesintisiz dingin düşünce. Hayaletler her yerde benzersiz resimlerle. Yanıcı maddelerle bir sebze. Evin dışında bir yerde. Yenil yenilenebilir tüm düşüncelerine. Kel karga, ölü bebek bu evde. O kadar da sevinme. Yelelerini yerden topla, ağzını o kadar bozma. Ay gündüzden güzel değil, ay ışığı sahne. Bilirkişi teftişte bugünlerde. İyi saklan yaralardan, doğa elbet bir gün güler yüzüne. Sen hele bir sev de. Güleç fikirlerin kaderi toprak, yaz yağmurları, benzin, ayaklarda kırmızı oje.

Aforozma

ciglik.jpgSabrı taşmak ve sabrı kalmamak aynı şeyi ifade ediyorsa eğer gerçekten, varlıkla yokluğun ilişkisi şimdi tam burada çözülmeli. Dünya var ile yok arasında bir araf olmalı diye düşünmüştüm, bugün var yarın yok olma derdi dün ve bugün ile ilgili bir zaman meselesi değil mi acaba.? Zaman ne kadar aciz, bugün var olan şeyi yarın yok edebiliyor, geri dönüştürse de asla aynı şekle geri getiremiyor. Biz bekleyenler artık yorulduk, bizi zamanın olmadığı bir yere bir zaman belirtmeden göndermeli yetkililer. Yetkilerini sadece yetkinlikleri doğrultusunda kullanmayanlar var oldukça mümkün değil diyorsunuz, anlayabiliyoruz. Zaten onlar da var oldukları meziyetleri tutkuları ile yok ediyorlar.
İnsan kendini tanıdığını düşündüğü anda yanılandır. İnsan yalandır. Kendini bile kandırabilen bir yokluktur, umutsuz hayatını umuduyla güzelleştirdiğini düşünür, yanılır. Umut kendini yanlış tanıyan insan için züğürt tesellisi. Hiçbir zaman istediği yerde olamayacak insanları olmak istediği yerde hissettiren sahtekar dürtü.
Bir derdest ruhlu zalim.
Ne güzel kendini kepaze ediyor, eril küfürlerini cesaretle savuruyor. Eğil! Yüzüne vuran her şey Muhammed Ali’nin yumruğu kadar yıkıcı. Ezici karakterinden olsa gerek durumunu göremiyor. Görgü kurallarını yerle bir etmeyi hak sayıyor. Ezil! Kendini sevmeye başladığın anda bir kamyonun 35 inç tekerlekleri altında bulursun kendini. Müstehak!
Mazlum tavırları çileden çıkarır, çünkü her şey kalbinde kendi bildiğinden ibaret sayılır. Eh işte, ona göre beyaz olan her şey aslında sarıdır. Güneşin üzerinde bıraktığı ışığı yanlış anlamıştır. Günü gün saymayıp ışığı renkle bağdaştırır.
Kaybol! göz önünde olan her şeyin aslında ölümü yakındır. Popüler ağrıların, anlık sancılardan farklı değil. Küfür yok! Ağır ol.
Senin için yokluğun varlıkla olan ilişkisini görmezden gelmeye çalışamam. Çünkü her karanlığı ışığın yokluğu sanan bir namağlup karakterin var.
İnsan haklı olmak için yaşarsa yok olamaz, yok olamayan varlığın varlığı, denizin maviliği gibi, yalancıdır. Sadece denizin dibindeyken dinine sarılan bir imamsın. Sana ne anlatsam, nasıl anlatsam diye zamanımı harcayamam. Yazıktır.

Ulaşım ve bir takım denge sorunları

FNIR5934.jpg
Henüz bir hikayem yok. Ama anılarımı biriktirip hikaye çıkarabilir miyim? Bilmiyorum.
Bir takım inançlara sahip olduğum konusunda kimseyi kandırmaya çalışmayacağım. Hiçbir şeye körü körüne inanamazsın. Bu şüphecilik değil. Bu değişimin dengesiz yumruğu sonucu ortaya çıkmış bir iç kanama.
Düzensiz yosmaların düzenli ön sevişmelerinden sonraki gibi bir yol yorgunluğu olmalı içimizdeki değişim arzusu.
Ya da saçma bir kafiye arayışından sıyrılmalıyız belki.
Belli ki sorunsuz insanlar olmaya çalışıyoruz.
Sorun olmayan tek şey sessizce yok olabilen tek şeydir.