Bir İsim Dedi Rüyamda Tüm Mekanları Senden Bildim

Bilindik bütün kelimeleri sil, süpür

Yahut darmadağın bir odanın karanlığında

Tüm hatalarım zifir gözlerimde sürme

Desem de sür, uğrak mekanlarım senden geçer

Beni bu zehirden önce bir an da olsa bul

Mevzu sen diye görünse de sen değilsin sende olan

Bil diye söylediysem de düşün, özgürlük

Dedi bir bilge, çığırtkanlara selam et, düzgünlükten yani

Beni bu diyarlardan sen sür,

Desem de sürme, yanında kalayım diye, yalınlıktan

Yanlışlıkla olandan, aydınlık yarınlarda tutsak

Kaldıysak burada bir başımıza seninle ben,

Senden bilme, sen diye bildiğim dertlerimin sebebini

Eğri otur, doğru dur, omzunda binlerce ağırlık

Omurgan ne yapsın bunca tantanaya, memleket

Dağlık, darmadağınık bir köy İstanbul

En sevdiğin mekandan medet, bir dilek tut

Yarına ulaşamasak da, yarın olacak, yarın

Bizi kurtaracak, tek şey varsa eğer

Adı sen değil, senden bilme

Desem de kendinden bil, yarının adı, umut!

Duraklama Döneminde Duraklarda Bekledim

Aylar oldu, hatta belki yıllar. Ben birikirim zannetmiştim, aslında sadece beklemişim. Arada bir beklemekle, beklentiyle ilgili ağrılarım titreşiyor dizimde; yağmurdan diyorum, yağmurdan. Sözü yağmura vermek istiyorum.

Yağmur: Temmuz günleriydi, sıcak geçen yıllardan biri. Sokaklarda ortaokula yeni başlayacak veletler, bahçe duvarında topraktan pasta yapan kızlara hava olsun diye normal tonlarının bir üstünden yeni aldıkları kramponlardan, dayılarının spor arabalarından konuşuyorlardı ve bekliyorlardı akşam eve dönecek babalarını. İçlerinde babaları başka şehirlerde olanlar da vardı, onlar daha rahattı, herkes yokuştan inen arabaları görerek, tek tek koşuştururken evlerine, onlar son gelecek babayı bekliyordu sokağın yalnızlığını tatmak için. En çok onlar için yağardım o akşam vakitleri. Yalnızlıktan değil ıslaklıktan korksunlar da evlerine seğirtsinler diye.

Bazen de öğlen yağardım tabi. Belli etmemeli çocuklara. Çünkü çocuklar çoğu şeyi anlardı o yaşlarda. Anlaşılmamak için epey çaba sarf ediyordum. Öğlenin sıcağında, maçın ortasında, pastaların süsleri yapılırken ansızın beliriyor, o küçük ağızlardan yediğim küfürlere aldırmadan çağlıyordum o minik şakaklarda. En küçük olanın ensesinden sırtına sızıyor, “Oğlum yağmur yağıyor lan!” sözlerine aldırmayan çocuklara inat olsun diye bir anda çöküyordum olduğum yere. Arada bir dua eder gibi bakışlarla karşılaştığımda maç bitene kadar erteleniyordum, ama er ya da geç hislerime hakim olamadan damlıyordum yoğrulduğum yere.

Bazı yıllar korkutuyordum da, sıfat ekliyordu bilim adamları ismimin önüne, “Bu sene hava kirliliği var, asit yağmurları geliyor, yağmurlu havalarda dışarılarda gezmemek gerekiyor.” diyorlardı haber bültenlerinde. Benim haberim yoktu ama bu mevzudan. Öylesine düşüyordum yer yüzüne.

Lafı fazla uzattı yağmur, şimdi sana dönelim.

Sen hangi okuldan gelmiştin? Hangisine yazıldın şimdi? Hangi servisi kullanıyorsun?

Sesin hala çınlıyor kulaklarımda, sahi sen nereden gelmiştin? Baban sürgün edilmişti değil mi? Antalya mıydı? Yoksa İzmir mi?

Fyodor Pavloviç’in Oğlu Alyoşa’yı Manastıra Uğurlarken Yaptığı Konuşma

-Bu Stratetz onların arasında en namuslu rahip.

Hmm… Demek oraya gitmek istiyorsun uslu oğlum!

Hmm… Senden böyle bir şey bekliyordum zaten, biliyor musun? Gözün hep oradaydı. Pekala; iki bin rubleciğin var, eli boş gitmezsin. Ben de seni hiç unutmayacağım meleğim; hatta şimdiden, ne kadar isterlerse yatıracağım. İstemezlerse, ille verelim diye zorlamamız gerekmez, değil mi? Senin para harcaman kuşların yem yemesi misali, haftada ikişer tane… Hmm… Biliyor musun, manastırlardan birinin çevresinde ufacık bir köy var. O köyde -herkes biliyor bunu- “yalnız manastır kadınları” oturuyor; böyle bir ad takmışlar onlara… Otuz tane kadarlar sanırım. Oraya gittim, ilginç şeyler doğrusu: Değişiklik bakımından tabii… Tek kötü yanı hepsi Rus, hiç Fransız kadını yok. Oysa paraları bol, getirtebilirlerdi. Duysalar, kendileri gelir zaten. Burada manastır kadınları falan yok; iki yüz kadar rahip var. Hepsi namuslu, perhizkar adamlar, itiraf ediyorum ki… Şey… Demek rahiplerin yanına girmek istiyorsun ha? Acıyorum sana Alyoşa; gerçekten sevmiştim seni. Hoş, bu da bir fırsat ya, biz günahkarlar için de dua edersin. Burada otura otura günah içinde boğulduk. Bir zaman gelir de benim için de dua ederler mi, dünyada böyle bir adam çıkar mı diye merak eder dururdum. Benim güzel evladım, belki inanmazsın ama, ben bu bakımdan pek aptalım. Son derece… Ama ne kadar aptal olursam olayım, hep düşünür dururum. Bak, aklıma neler gelir: Öldüğüm zaman şeytanların beni çengellere takıp götürmeyi unutacaklarını hiç sanmıyorum. Sonra da, “Ne çengeli, nereden alacaklar bu çengelleri?” diye düşünüyorum. “Biçimleri nasıl, demirden mi yapılmış? Nerede dövmüşler? Fabrikaları falan mı var?” Manastırdaki rahipler belki cehennemin bir tavanı olduğuna inanıyor. Ben cehennemin varlığına inanabilirim, ama tavansız olanına; böylesi daha ince, daha uygar; Lutervari oluyor… Aslında hepsi bir değil mi: Ha tavanlı, ha tavansız. Ama o melun sorun da bundan çıkıyor! Tavan yoksa çengel de yok demektir. Çengel olmayınca geriye ne kalıyor; buna da ihtimal verilemez. Öyleyse beni kim çengelleyip, sürükleyecek?… Çünkü bunu yapmazlarsa dünyada hak, adalet mi kalır? İcat etmek gerekir (Il feudra les inverter!) bu çengelleri, sırf benim için; çünkü ne rezilin ben Alyoşa, bir bilsen!

-Orada çengel filan yok.

-Öyle öyle, sadece çengel gölgeleri varmış. Biliyorum, biliyorum. Bir Fransız’ın cehennemden söz edişini okumuştum. Bir arabacı gölgesi gördüm; bu gölge bir fırça gölgesiyle bir araba gölgesini fırçalayabiliyordu. (J’ai l’ombre d’un cocher qui avec l’ombre d’une brosse frottait l’ombre d’une carrose.) Çengel olmadığını nereden biliyorsun canım? Hele rahiplerle kalırsan kim bilir daha neler duyacağız! Ama gene de git, her şeyin aslını astarını öğren, gel bize haber ver. Ne de olsa öbür dünyanın nasıl bir yer olduğunu bildikten sonra göçmek daha kolay olur. Senin için de, burada sarhoş bir ihtiyarla kızlar arasında oturmaktansa rahiplerle kalmak daha uygun. Gerçi melek gibi olduğun için sana hiçbir kötülük bulaşmak, umarım öbür yanda da temiz kalırsın. Zaten buna güvendiğim için oraya gitmene izin veriyorum. Aklını peynir ekmekle yemedin ya! İçindeki yangın sönünce rahatlar, iyileşir, gene dönersin. Seni bekleyeceğim. Dünyada beni ayıplamayan tek insan olduğunu anlıyorum yavrum, hissediyorum bunu; nasıl hissetmem!

Karamazov Kardeşler

-Fyodor Mihayloviç Dostoyevki

Hayat ve Felsefe

 

Çok gariptir; çağımızda işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar arasında bile, ne teorik ne pratik hiçbir faydası ve değeri olmayan boş ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun sebebi, felsefenin ana yollarını sarmış olan safsatalardır. Felsefeyi, çocuklar için ulaşılmaz, asık suratlı, çatık kaşlı ve belalı göstermek büyük bir hatadır. Onun yüzüne bu sahte, bu kaskatı bu çirkin maskeyi kim takmış? O, ki hep bayram ve hoş zaman içinde yaşamayı emreder bize. Gamlı ve buz gibi soğuk bir yüz içimizde felsefenin barınamadığına alamettir…

Felsefeyi barındıran ruh, kendi sağlığıyla bedeni de sağlam etmeli. Huzur ve rahatın ışığı ta dışarıdan görünmelidir. Dış varlığı kendi kalıbına uydurmalı ve böylece ona sevimli bir gurur, hareketli ve neşeli bir tavır, memnun ve güler yüzlü bir hal vermelidir. Bilgeliğin en açık görüntüsü, sürekli bir sevinçtir. Onun hali, aydan daha yukarıda olan şeylerin hali gibidir: Her dem rahat. Müritlerini çamur ve kir içinde yaşatan felsefe değil, Barocco ve Baralipton’culardır.(Skolastikte bazı önerme türleriyle ilgili uydurma sözcükler) Onlar felsefenin yalnız adını duymuşlardır. Yoksa nasıl olur? Felsefe ruhun fırtınalarını dindirmeyi, açlığı ve hastalığı gülerek karşılamayı, birtakım uydurma müneccim işaretleriyle değil, doğal ve somut yollarla öğretmeye çalışır. Felsefenin amacı erdemdir; bu erdem de, medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir dağın başına dikilmiş değildir. Ona yaklaşanlar, tersine güzel, bereketli ve çiçekli bir ova içinde görürler onu. Orada erdem yine her şeyden yüksektedir; fakat, yerini bilen olunca, ona gölgeli, çimenli, güzel kokulu yollardan, güle söyleye, göklerin kubbesi gibi rahat ve dümdüz bir inişle varılabilir. Bazıları bu yüksek, bu güzel, bu zafer sevinci dolu, aşk dolu, tadına doyulmaz, yiğitliğine ulaşılmaz erdemin, tatsızlığa, rahatsızlığa, korkuya, zorbalığa açıkça ve amansızca düşman olan, kendine tabiatı kılavuz; mutluluğu ve zevki eş bilen erdemin semtine uğramadıkları için, gitmişler, aczlerine uygun olarak, böyle kasvetli, titiz somurtkan, eli sopalı, asık suratlı, anlamsız bir erdem timsali tasarlamışlar ve onu, insanları korkutmaya mahsus bir umacı gibi, dünyadan uzak bir kayalığın üstüne, dikenlikler arasına koymuşlar…
Gerçek erdem zengin, kudretli ve bilgili olmasını, mis kokulu yataklarda yatmasını bilir. Hayatı sever; güzelliği de,
şan şerefi de, sağlığı da sever. Fakat onun öz be öz işi, bu nimetleri ölçü ile kullanmasını ve yiğitçe bırakıp gitmesini bilmektir: Çetinliğinden çok daha fazla büyüklüğü olan bir iş, ki onsuz her hayat bozuk, karışık ve şekilsizdir ve bu yüzden tehlikeli engeller, dikenlikler ve ejderhalarla dolmaya elverişlidir. Eğer eğitilecek genç, acayip tabiatlı olur da güzel bir yolculuk hikayesi, yahut anlayabileceği bir felsefe konusu yerine masal dinlemeyi yeğ tutarsa, arkadaşlarının genç dinç yüreklerini coşturan davullar çalındığı zaman o, kendisini hokkabaz oyunlarına çağıran arkadaşının yanına giderse, bir savaştan toz toprağa ve zafere bürünüp dönmeyi, top oyunundan yahut balodan bir armağanla dönmekten daha hoş ve daha çekici bulmazsa, bu genç için bir tek çare görüyorum: Eğitmeni onu daha çocukken, kimseye duyurmadan boğar; yahut da bu gence, bir dukanın oğlu bile olsa herhangi bir şehirde pastacılık yaptırılır. Eflatun der ki, çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir. Madem ki asıl felsefe bize yaşamayı öğreten felsefedir ve madem ki çocuğun da öbür yaştakiler gibi, ondan alacak olduğu dersler vardır; niçin çocuğa felsefe öğretilemezmiş:

“Udum et molle lutum est; nunc properandus,
et acri Fingendus sine fine rota”
“Çamur yumuşak ve ıslak; çabuk, çabuk olalım.
Durmadan dönen çark biçim versin ona.”
-Persius

Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar. Cicero dermiş ki, iki insan hayatı yaşayacak olsam bile, lirik şairleri incelemeye vakit harcamam. Bence bu dırdırcılar daha hazin bir şekilde faydasızdır. Çocuğumuzun o kadar yitirecek vakti yoktur: Pedagogların elinde ancak hayatının ilk on beş, on altı yılım geçirebilir: Geri kalan zaman hayatındır. Bu kadar kısa bir zamanı zorunlu bilgilere verelim; üst yanı emek israfıdır: Hayatımızın işine yaramayan bütün bu çetrefil diyalektik oyunlarını kaldırıp atın; iyi seçmesini ve iyi açıklamasını bilmek şartıyla basit felsefe konuları alın: Bunlar Boccacio’nun masalından daha kolay anlaşılır. Bir çocuk bunları sütnineye verildiği andan itibaren okuma yazmadan çok daha kolay öğrenebilir. Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken de söyleyecekleri vardır.

KİTAP 1 , BÖLÜM 26

MONTAİGNE-DENEMELER

 

Bin Ağrıya Bir Ağıt


Kalksa da geçse şu üşüyen ateşin başına
İçimdeki sıkılgan ve bir o kadar doğurgan korku
Elini uzatsa da yaksa kendi canını
Acısını hissetsin diye o güzel ismin vücudu
O ki her dert onda, deva da uzakta değil
Ama uzak yakında, ardı ardında ve dağ başında
Bir korku ki her anda ve yakında
değilse de yaklaşmakta
Kalksa da geçse şu içime sinmeyen ateşin başına
İçimdeki şu utangaç ve bir o kadar haklı özlem
Ne olur diye yalvarsa, ne olur!
Yakma artık sık sık boğazıma giden ellerimi
eksi kırklarda dolaşırken sokakları
Yüzünü görmek için uzattığım yolları
Hayaliyle koşuşturduğum ırmak kenarlarını ve
komidinden devşirme sörf tahtamı
Yakma artık ne olur
İçimde büyüyen rüzgarları
Öldüyse şimdi, gerçekten öldüyse
Ne olacak şu yirmi yıllık körpe vücudu
Kalksa da geçse şu gözlerimi yeşerten ateşin başına
İçimdeki şu bakire ve bir o kadar şuh sevgi
Sulak yerde yetişmese de o devrimci otlar
Temizlemeye çalışırken mezarını beş liralık bahşişe
Somurtkan yüzlü arsız veletler
Ne verirsen abi uyanıklığıyla ismine sövecekler
Duymazdan geleceğim bense
Lanet olacak her içime çektiğim nefese
Çünkü hatıraydı korumak gereken bekaret değil
Kalksa da geçse şu öldüresiye dövülmüş ateşin başına
İçimdeki sağır ve bir o kadar geveze uyku
Sen diye dinmese bilinmez bir mekanın uğultusu
Yine de sen diye devrilmese o demirden putlar
İçinden geçtiği iki yanında aslan figürleriyle bir koridor
İkinci tekilden sıyrılsa da bilinse
Ayakların altından süzülen bir zeminle
Uğrak bir çıkmaz sokağa çıksa sen diye
Yani dese ki kalkıp boylu boyunca uzanan bir dilenci
İki yüzlü dilenci
Hissikablelvuku
Nereden sokuldu bu his koynuma
Ne bu cinnet kovuğu başımda
Vursa boynumu da uyansam, kahpe kabus, sorgu
Kalksa da geçse şu ateşten perişan ateşin başına
İçimdeki şu yüz bin tonluk küfür ve yargı
Salkım saçak yağmurların altında yağmalanan
Ahraz. Bir enkaz, bir saz, devasa bir bağnaz
Söndürse diline değmeyen bir nefesle
Dindirse kederi, dumanı tüten bir keşişle.

Ruhi ve Üç Bin Yüz Yetmiş İki Yaşında Bir Kadın


Ne umursamaz bir adamdı. Önce kendini bulmaya çalıştı, geçen sefer de denedi, yine olmadı. Kendini bulduğu insanlardan da kaçtı üstelik. “Bu nesil benim neslim değil. Yanlış zamanda yanlış yerdeyim” derdi. Dediği kadar vardı. Biraz fazlasını söyledi fakat hiç farkına varmadı. Çok zeki değildi. Ama geçmişe duyduğu özlem bildiğinden değil, gördüğündendi.
Çığlıkları yankılanırken daracık bir hücrenin duvarlarında, var olduğu kadar yok olmayı fark etmenin verdiği huzuru kamburunda taşımaya çalışırken yoruldu. Hiç dert etmedi, bilmem kaç kilometre bölü saat ile esen lodosa da devrilmedi üstelik.
Kaçtığı yerlerde ağaç kovukları buldu her birinde bir asır saklandı.
Son kovuğa saklandığından tam yarım asır geçti, çıktı. Uykusunda neler değişti diye bir dakika bile düşünmedi. Onun devri değildi. Belki de gelip geçmişti de farkında değildi. Ahir zamandı çünkü, devirler bir hafta sürüyordu artık. İki sözünden biri “Tarih, tereddütten ibarettir.” Ne garip adam! Bekleyerek geçmişi geri getirebileceği fikrini nereden edinmişti?
Şanslıydı. Hala kesmemişlerdi saklandığı ağacı. Sadece bu kadar şanslıydı. Etrafına bakmadan yalınayak koştu. Nereye gideceğini biliyordu. Belki de bildiğini unutmamak için uykusunda sık sık bu yolu tekrar ediyordu. Koşturuyordu, ayakları onu nereye götürüyordu, koştuğu yerde ne bulmayı umuyordu? Emin adımlarından belli. Ne yaptığını biliyordu. Tam denizin kenarında bir anda durmak zorunda kaldı. Sanırım artık devrinin geri gelmeyeceğinin farkına vardı.
Ama gülümsedi. “En azından” dedi, “En azından seyyarlar ölmemiş, buraya kadar, yüzyıllar boyunca yapılmış bir muhalefet var en azından!”
Bir karton bardakta çay aldı, ikramdı. Denize en yakın ve en uzak noktaya, betona oturup ayaklarını aşağı sarkıttı. Düşünmeye başlasa düşünmeden edemezdi. Bu yüzden erteledi.
Yanında bir kadın belirdi.
“Bodrum katlarda günahlar birikir.”
Ağlamaklı sesiyle bir mendil istedi. Cebinden ipek mendilini çıkardı, kadına uzattı.
“Bodrum katlarda cinayetler işlenir.”
Oysa o mendili kutlu bir amaç için saklamıştı, ama artık önemli değildi. Zaten devirden umudu kesmiş, öylesine bir yerde, seçilmemiş bir saatte ölmeye karar vermişti.
“Bodrum katlarda bisikletler eskir.”
Zamanın devinimine ettiği mukavemet, bedenini çürütmüş olacak ki az önce kanlı canlı görünen adam ruh gibi bembeyazdı. Titriyordu bir de üstüne. Elini yıkamak istedi, denize eğildi, galiba esnekliğini kaybetmişti, bir anda kendini denizin dibinde buluverdi. Yüzme de bilmiyordu, neydi bu deniz sevgisi? Dibe doğru batmaya başladığında kadının dudağındaki son cümleyi duydu,
“Bodrum katlar karanlıkta gizlenir.”

Koltuğumda Oturuyor, Karşımda Bir Orman Görüyorum

$REAUFWX.JPG
Karşımda bir kişi mi oturuyor iki mi bilmiyorum, her halükarda bana benziyor.
Jestleriyle, mimikleriyle tam bir narinlik abidesi. Bir kişiyle mi konuşuyor kendiyle mi, her dilde ve renkte muhabbeti devam ediyor.
Her bir notanın köklerinden damlayan serin pınardan kana kana içmek isteyen kim, nereye doğru bakıyor?
Buraya ne zaman geldi, dikkatim üzerimde değildi galiba etrafımda olan bitenden bihaber bir şekilde, çayın hala 1 lira olduğu mekanlardaki gibi bir iskemlede oturuyorum.
Sağımdan ve solumdan geçen saydam ruhların çehrelerini yakalamakta zorlanıyorum. Karşımda bir ordu mu var, gözlerim kazanmanın önemsiz olduğu bir oyunda mı, tarihsel bir serüvenin yansıması gibi bir çerçevede yüzüyorum. Kafamın içinde mi yürüyorlar, bulunduğum odanın zemininden bu kadar sesin çıkması mümkün mü? Belki de fazlaca abartıyorum.
Bir hayalin yansıması bunlar. Daha önceden yaşanmış gibi hissediyorum. Galiba yine bir savaş başlattım, diplomatik sorunlarda soğukkanlılığımı koruyamadığımdan her seferinde yeniliyorum.

Elli Beşinde Seyyar Sakıp’ın Mahalle Eşrafından Zihni ile Söyleşisi


Ben sokakta limon satıcısı,
İyi para var dediler.
Seyyar bir araba ile giriştim işe.
Belki 25 sene önce
Nereden başlasak, nasıl bulsak da bir sermaye,
En azından bir işe girişsek diye kırk damla düştü gözlerimin altına, gözyaşı diye;
ama terdi belki de.
Dudakları ıslatan tuzun yoğunluğundan seçilir mi hangisi olduğu,
düşündüm durdum o zaman, daha da düşünürüm.
Durmak zamanı değildi o zaman,
Yürüdüm, hatta yürür adım, koştum
En son ne zaman gözyaşımın tadına baktım,
Ne zaman alınterimin tuzuna vardım
Zaten evde bekleyen iki çocuğun
elleri açık sokaktaki veletlere.
Bir çikolat alıyorsun zar zor tutuşturuyorsun açık ellerine,
bulup buluşturup iki ediyorlar, yiyorlar mahallece.
Onlar da anasının çocukları, kızamıyorsun,
daha da seviyorsun, seviniyorsun üstüne.
Anası iki bardak bulgurdan pilav yapacak,
sebzesi yok,
komşu ister bir buçuğunu
-İstanbul’da bir buçuk mevsim zor-
bizim yarım bardak pilava kureyş okur da doyurur bizi yemekte.
Ah şu geçim davası,
boyadı ellerimizi nasırlara
Böyle süredursun,
şikayet etmenin sırası değildi zira
Hala da değil ha!
Bir büyüsün evlatlar,
hayatı onlara adadık ya
Eski teypte çalıp duracak
bir kaset alamadık on yıl boyunca,
Yollar yollara kavuşsun, yıllar yıllara
Yarın erişelim de bir hakkın divanına.
O zaman şikayet ederiz bizim veletleri
ancak yaradana.

Elinde Sinema Makinası Olan Adam

dzigo-vertovdan-gercegin-belgeseli-film-kamerali-adam-7.jpg
Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makina, size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum. Hiç durmadan hareket ediyorum. Nesnelere yaklaşıp onlardan uzaklaşıyorum. Süzülüp altına giriyorum onların. Koşan bir atın ağzı boyunca koşuyorum. Düşen, yükselen nesnelerle birlikte düşüp kalkıyorum ben de. Karmakarışık hareketler, en karmaşık biçimler içinde hareketleri sıraya kaydederek dönen benim: Makina.
Zaman ve yer sınırlamalarından kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size bilinmeyen bir dünyayı açıyorum.
Dziga Vertov

Göz Kapaklarımdan Başarısızlığımın Tahliyesi

Gfcggxxthvj.jpg
Zehri bir yaygarayla koparttı içinden, düştü dilinden serzenişleri. Bir kez daha küçük düşürdü beni.
Bunlara katlanmak için karşılığında hiçbir şey almıyorum. Neden hala yanındayım diye binlerce kez ayna karşısında derin sohbetlere kalkıştım, fakat bir yansımayla sohbet pek derinleşemiyor ne yazık. Her seferinde birkaç sudan sebep bulup geçiştirdim, soru sormaya mecalim kalmayana dek yüzümü inceledim. İnceledikçe kendimden, yüzümden, benliğimden tiksindim.
Aynaya belli bir süreden fazla bakınca aynadaki yüzü tanıyamaz hale geliyor insan. Bu da kim oluyor diye bir soru geliyor zihnimin derinliklerinden.
Sen bensin, ben benim, biz beniz, her birimiz birer soluk beniz.
Kafam hafif dumanlıydı, nereden geldiğini bilmediğim bir ses, belki bir hissiyat tarafından yönlendiriliyordum.
Bir kez vurdum kafamla aynaya, tedirgindim, bilmediğim bir evin kapısını çalar gibi. İkinci daha cüretkardı, bir komşuydu kapının ardındaki, yoğurt istiyordum, annem akşama ıspanak yaptı, yoğurtsuz yiyemiyordu küçük kardeşim. Üçüncü bir hınçtı sanki, aldatılan bir erkeğin hesap sormak için yumrukladığı bir kapı, kapının ardında arsız bir kadın vardı. Tam o anda kırıldı ayna.
Ben acımadım nefsime, ayna acımadı yüzüme, kesti göz kapaklarımı, on dört dikiş yakıştırdı o hassas yere bir saniyede.
Şimdi herkes neden yaptın diye soruyor. Cevap bekliyorlar, mantıklı bir açıklama istiyorlar, sanki bana göre mantıklı olan şeyler onlara  göre de mantıklıymış gibi.
Herkes gitsin, bir kişi kalsın yanımda, o da eğilsin de kulağına söyleyeyim bir neden.
Kanımda keskin bir başarısızlık var, aksın gitsin istedim, bu kibri içimden ancak böyle tahliye edebilirdim.